Uluslararası ödüllü mimar Emre Arolat: Türkiye'de cami mimarisi bugün hâlâ tabu olarak görülüyor

Mimari tasarımlarıyla ulusal ve uluslararası alanca birçok ödül kazanan dünyaca ünlü Türk mimar Emre Arolat, Independent Türkçe'nin sorularını yanıtladı

Dünyaca ünlü Türk mimar Emre Arolat, Birleşik Arap Emirlikleri'nin Ajman kentinde inşa ettiği ve tasarımıyla dikkatleri çeken Nora Camii ve Toplum Merkezi projesiyle Dünya Mimarlık Festivali'nde ödül aldı.

Nora Camii, daha önce İstanbul'da inşa edilen Sancaklar Camii ile benzer özellikler göstermesiyle dikkat çekiyor.

Arolat'ı farklı kılan ise sadece dini yapılardaki başarılı tasarımları değil, birçok alanda nitelikli projelere imza atması.

Lüks rezidanslardan havalimanlarına, marinalardan alışveriş merkezlerine, dini yapılardan fabrikalara kadar birçok alanda ödüllü tasarımı bulunan Arolat, 6 Şubat Kahramanmaraş depremlerinden hasarsız olarak kurtulan Antakya'daki The Museum Hotel'in de mimarı.

Arolat, 2020'deki Elazığ depremi sonrası bölgenin ekonomisine katkı sunmak ve sosyal hayatı yeniden canlandırmak amacıyla Umut Elazığ projesine de imza atmıştı.

 

Gunestekin-Art-Refinery.jpg
Arolat'ın Batman'da inşa ettiği Güneştekin Sanat Rafinerisi / Fotoğraf: emrearolat.com

 

Arolat, 1963'te Ankara'da mimar bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

İlk eğitimini burada alan Arolat, 1982'de Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu. 

Lisans eğitimi ise Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nde tamamladı. 

Kendisini mimarlık alanında ilk etkileyen de ailesi oldu. Bu nedenle belirli bir yaşa geldikten sonra başka bir meslek düşünmedi.

Independent Türkçe'nin sorularını yanıtlayan Arolat, kendisine dair merak edilenleri, ödül getiren camii projelerini, Hatay'da depremden etkilenmeyen The Museum Hotel'i ve beklenen İstanbul depremine dair önerilerini paylaştı.

 

 

Mimar olmaya nasıl karar verdiniz?

Kuşkusuz etkilendiğim ilk mimarlar anne ve babamdır. Her ikisi de faal bir şekilde çalışıyor, üretiyor, hayatlarının büyük bölümünü büroda geçiriyor bu da hayatımızı önemli ölçüde etkiliyordu. İlkokulda okul çıkışları ben de büroya giderdim. O dönemde masalarda koca koca paftalar çizilirdi. En çok maket yapanları izlemeyi sever, zaman zaman onlara yardım ederdim. Odaya sinen balsa ağacı ve yapıştırıcı kokusunu hala hatırlarım. Her ne kadar bugünkü ofislerimiz yanında çok daha alçak gönüllü olsa da orası benim için hem çok eğlenceli hem de büyüleyici bir yerdi. Bir de onların çok yakın dostu olan mimar Bilge Kıray'ın pek de düzenli olmayan ancak dışarıdan bakınca hayli hareketli görünen hayatı, spor arabası ve hep farklı kadınlarla dolaşması bana çocukluktan gençliğe doğru adım attığım dönemde çok cazip gelirdi.

Sizi en çok etkileyen mimarlar kimlerdir?

İçinde yaşadığımız ortamı domine eden ve her türlü sığlığa kucak açan bir tür irade, mimarlardan pek de derin anlamlar içermeyen ama pırıltılı ve fiyakalı yapılar talep ediyor. Herhangi bir bağlamsallık içermeyen, bulunduğu yerle ilişki kurma yöneliminde olmaktansa, farklı ve gösterişli olmayı tercih eden bu yönelim neredeyse tek çıkar yol gibi. Böyle bir iklimde bu tür beklentilere pabuç bırakmayan, doğayla, taşla, toprakla, suyla olduğu kadar sosyolojik ve politik bağlamlarla ilgilenen, yaptıkları ile dünyanın güncel yönelimlerine taş koyan mimarları takdir ediyorum. Ürettikleri yapılar çok zaman birbirine benzemese de Peter Zumthor, Paulo Mendes de Rocha, Eduardo Souta de Moura ve Alvaro Siza gibi mimarları bu çerçevede ilgiyle takip ettiğimi söyleyebilirim.

 

 

 

"Mimarlık dünyasında ödüller bir tür enflasyona uğradı"

Nora Cami, Sancaklar Camii ve diğer birçok projenizle ödüller kazandınız. Bu ödüller size nasıl hissettiriyor?

Mimarlık ödüllerinin iki farklı yönü var. Bir yanıyla mimarların ya da mimarlık ofislerinin yaptıkları işlerin kabul gördüğünün, beğenildiğinin, önemsendiğinin bir göstergesi. Hiç kuşku yok ki cesaretlendirici ve sevindirici bir yan bu. Yıllar önce aldığım ilk ödülle mutlu olmuş ve 'Galiba iyi şeyler yapmaya başladım' diye düşünmüştüm. Öte yandan mimarlık dünyasında ödüllerin bir tür enflasyona uğradığını ve büyük bir bölümünün de tümüyle ticari bir döngünün enstrümanına dönüşerek değersizleştiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bunlar ciddiye alınabilir herhangi bir seçici kurulu olmayan, en fazla birkaç fotoğrafa bakılarak verilen, hatta kelimenin tam anlamıyla bozuk para gibi dağıtılan ödüller. Buna karşın dünya ölçeğinde hayli muteber olan ve mimarlık alanında daha çok önemsenen Pritzker ve Aga Khan gibi ödüller de var.

İslam mimarisinde geleneksel bir camii planı mevcut iken siz ise onu modern mimariye uyarlayarak öne çıkıyorsunuz. Bu dönüşümü gerektiren neydi, neden bu yöntemi seçtiniz?

Yaptığım ya da yapmaya çalıştığım mimarlığın temel olarak her projenin kendi sorunlarını tanımlamak ve olabildiğince çok katmanlı bir tarifle özgülleşen durumun cevaplarını aramak üzerine kurulu bir pratik olduğunu düşünüyorum. Bu çerçevede ortaya çıkan ürünleri birbirlerine yaklaştıran bazı özellikler olsa da bunların görüntüselliklerinden ziyade fikriyatı ve zihinsel nitelikleriyle ilgileniyoruz. Yani aslında işlevinin ne olduğuna bakmaksızın yapının içinde yer aldığı bağlamla kurduğu ilişkiyi güçlü kılmak gibi bir yönelimim var benim.

 

 

"Çağdaş cami mimarlığı konusu nitelikli bir tartışma ortamı yaratmadı"

Türkiye'de cami mimarlığının bugün hâlâ tabu olarak görülebileceğini söylemek çok da yanlış sayılmaz. Sanırım bu tabunun kaynağını toplumsal, sosyo-kültürel, dini ya da düpedüz siyasal mecralarda olduğu kadar Türkiye mimarlık ortamının kendi iç dinamiklerinde de aramakta fayda var. Her ne kadar hatırı sayılır bir toplumsal popülaritesi olmasa da Batı'daki önemli akademik platformlarda bu konunun Türkiye mimarlık dünyası ve akademyasına nazaran çok daha ciddi bir ilgiyle ele alındığını gözlemliyorum. Türkiye'de adına ister 'kolaycılık' deyin ister 'tembellik'. Kırıntı düzeyindeki istisnalar bir yana, çağdaş cami mimarlığı konusunun nitelikli bir tartışma ortamı yaratmadığı aşikâr. Evet, o birkaç istisnayı bir kenara koyarsak, kimi daha ele gelir, kimisi ise düpedüz uydurma olan, Sinan ve Sinan Camileri hakkında yazılmış makaleler dışında ne nitelikli bir tarihsel tarama ne anlamlı bir epistemolojik tartışma ne de güncel cami mimarlığı konusunda ciddiye alınabilir bir araştırmaya rastlamak mümkün bu coğrafyada.

 

 

"Kötü bir karikatür olarak görülebilecek onlarca yapı Türkiyeli mimarların elinden çıkıyor" 

Türkiye'de Osmanlı dönemi sonrası yapılan camileri nasıl buluyorsunuz? 

Pek çoğu mimarsız inşa ediliyor yeni yapılan camilerin. Bir yandan da giderek artan ve yetki sınırı tanımayan bir yönetim baskısı var bu anlamda. Zaten sayısı çok sınırlı olan cesaretli örneklerin ve nitelikli çabaların önünü tıkayan üstelik hiçbir bilimsel, hatta aslında teolojik bir damardan da beslenmeyen, kerameti kendinden menkul bir tahayyülün sonucu ortaya çıkıyor bu baskı. Ancak unutmamalı ki Osmanlı klasik cami şemasından türetilen ve olsa olsa kötü bir karikatür olarak görülebilecek onca yapının önemli bir bölümü de Türkiyeli mimarların elinden çıkıyor.

 

 

"İslam mimarisinin içinde geçtiği burhanı çok çarpıcı ve sorunlu buluyorum" 

Sancaklar Camii projesinde sizi etkileyen neydi, projeyi nasıl hayata geçirdiniz?

Kişisel olarak İslam felsefesine meraklıyım. İslam mimarisinin bugün içinden geçtiği buhranı da çok çarpıcı ve sorunlu buluyorum. Sancaklar Vakfı tarafından bir cami projesi yapmam teklif edildiğinde kendilerinden sadece bir tür ön araştırma yapmak için süre istedim. Tasarım ekibi olarak aylar süren bu dönemi hiçbir çizim yapmadan, yoğun bir biçimde okuyarak, araştırarak, kimi eski yapıları tekrar tekrar gezerek ve İslam mimarlığı konusundaki birikimine güvendiğim bazı akademisyenler ve ilahiyatçılarla konuşarak geçirdik. Neticede Kur'an'da ya da ciddiye alınabilir herhangi bir başka İslam yazınında caminin fiziksel şekliyle ilgili hiçbir tarif olmadığına emin olduğumuzda içimiz rahatlamış ve gideceğimiz yol karşımızda belirmeye başlamıştı. Bundan sonrasının göreceli olarak daha kolay bir süreç olduğunu söyleyebilirim. Cami mimarlığının esasen hiçbir açıdan zorunlu olmayan kısıtlayıcı ögelerini bir yana bıraktığımızda geriye kalan en önemli unsurlar, yapının inşa edileceği alanla kuracağı geniş çaplı bağlamsal ilişki ve İslam felsefesinin özünü oluşturan tevazu kavramının yapıya olan etkisi olarak ortaya çıktı.

 

 

Tasarım kısmına nasıl karar verdiniz?

Tasarımın omurgasında yer alan ölçütler içinde en belirgin olanı, herhangi bir yapısal dile yatırım yapmaktansa ibadet sırasında mekândan alınan ruhsal ve bedensel zevkin ön plana alınmasıydı. Yapının yerle hemhal olmak üzere bulunduğu arazinin eğiminde kaybolması, sanki hep o yerde imiş gibi toprağa tutunması ve bu yolla tüm zamansal ve kültürel angajmanlardan özgürleşebilmesi amaçlandı. 'Biçim'in olabildiğince geri plana çekildiği, ışığın ve maddenin kendilerini en saf şekilde ortaya koyduğu neredeyse ilksel bir iç dünya oluşturmak temel amaç olarak belirdi.

 

 

"Nora Cami, İslam geleneği açısından ayrıştırıcı özellikler taşıyor"

Nora Cami de benzer özelliklerde. BAE'deki tasarım nasıl gelişti?

Biçimsel olarak birbirlerinden çok farklı olsalar da yıllar sonra Birleşik Arap Emirlikleri'nde tasarlamış olduğumuz Nora Camisi'nin Sancaklar'ın bize açtığı zihinsel izlekten istifade ettiğini ve onun yaktığı ışığı kullandığını söylemek yanlış olmaz. İslam bilgini Seyyid Hüseyin Nasr, İslam mimarisinde yapıtın Hristiyan mimarisindeki gibi boşluğun ortasına yerleştirilmiş bir anıt, ya da boşluğun içinde bir varlık değil; 'etrafını varlığın çevirdiği bir boşluk', ya da varlığın içine 'oyulmuş' bir boşluk olduğunu söyler. Çevrede içine yerleşilebilecek herhangi bir varlığın, parçası olunabilecek herhangi bir yapılaşmanın bulunmadığı bir yerde, Sancaklar Camisi'nin topografya ile kurduğu ilişki, hatta onunla hemhal olarak, varlığın içine yerleşmiş bir boşluk olarak düzenlenmesi, ya da Nora Camisi'nin Ajman kentinin yoğun ve yüksek yapıları arasında kendisine açtığı alanla kurduğu ilişkinin biçimi, İslam geleneği açısından da ayrıştırıcı özellikler olarak değerlendirilebilir.

 

 

"Yapım aşamasında çok özel yöntemler kullanıldı"

6 Şubat depremlerinde mimarı olduğunuz Antakya'daki The Museum Hotel, şehirde ayakta kalan nadir yapılardan. Bunu nasıl başardınız?

The Museum Hotel Antakya yapısı büyük oranda çelik strüktür olarak ve ciddi bir mühendislik hizmeti alınarak inşa edildi. Bununla birlikte aynı ciddiyette yapılan zemin etüdünün bulguları değerlendirilerek yapının ana taşıyıcıları mevcut zeminin metrelerce altındaki sağlam zemine oturtuldu. Bunun için yapım aşamasında çok özel yöntemler kullanıldı ve aynı zamanda arazide bulunan tarihi kalıntılar da bütünüyle korundu. Bu işlemler hem projelendirme hem de yapım sürecinin beklenenden katbekat uzun sürmesine yol açtı, ancak bu süreçte teknik gerekliliklerden kesinlikle hiçbir taviz verilmedi. Mimari, Statik, Mekanik, Elektrik ve Altyapı projelerinin birbirleri ile uyumu ve koordinasyonunun sağlanması önemli bir ölçüt olarak öne çıktı.

 

 

Oldukça büyük bir yapı. Hiç hasar aldı mı, onu farklı kılan neydi?

Bu tür yapıların deprem anında salınım yaparak sarsıntının yıkıcı etkisini sönümlendirerek bertaraf etmesi öngörülür. Müze Otel yapısı da meydana gelen bu felaket sırasında teknik olarak hayli olumlu bir performans gösterdi ve gözle görülür, kayda değer bir hasar almadı. Depremin bu denli büyük bir tesir oluşturmasına karşın olay sırasında içinde bulunanların tümünün salimen ve kontrollü bir şekilde dışarı çıkabilmesine olanak verdi. Hiç kuşku yok ki bunun en önemli sebebi tüm proje ekiplerinin tasarım aşamasındaki titizliği ve mesleki sorumluluk bilinçlerinin yanı sıra, yapının inşa sürecinde de gerekli imalatın ve belki de bundan daha önemlisi, teknik kontrollerin olması gerektiği biçimde yapılmış olmasıdır.

 

 

"Depreme karşı bilimsel gerçekliklerden kopmadan hazırlık yapmalıyız" 

Beklenen büyük İstanbul depremi gündemimizde. Kentsel dönüşüm, yerinde dönüşüm gibi konular kamuoyunda sıkça tartışılıyor. İstanbul'da yapılaşma/şehirleşme nasıl sağlanmalı?

Marmara'da 1999'da meydana gelen yıkıcı deprem sonrasında devletin özellikle riskli bölgelerin rehabilitasyonu için topladığı vergilerin şaşkınlık verecek kadar büyük olduğunu biliyoruz. Ancak bu kaynağın bütünüyle başka alanlarda kullanılmış olması da başka bir gerçeklik. Keşke böyle olmasaydı. Keşke yönetimler bu konuda duyarlı davranarak görevlerini yapsalardı, ancak olmadı. Şimdi bunu mecburen geçiyoruz. Deprem 20 yıl sonra mı yarın mı yoksa 10 yıl sonra mı olacak bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var. Bu deprem hiç de uzağımızda değil. Şimdi yapabileceğimiz en doğru şey, en azından bundan sonraki dönemde farklı ara kademeler koyarak ve bilimsel gerçekliklerden kopmadan hazırlık yapmak. İlk yıl şunlar, ikinci yıl bunlar, on yıl içinde şu işler yapılacak gibi. İstanbul'un yapılarının depremsellik konusundaki niteliğini yarından tezi yok, hızla ve çok daha gerçekçi bir biçimde tespit edilmesi, sonra da topyekûn bir seferberlik halinde, gerekirse dış dünyadan yardım ve fonlar alınarak nitelikli bir yenilemenin titizlikle koordine edilmesi lazım.

 

 

"İstanbul'u bir Türkiye meselesi olarak görmeliyiz"

Türkiye bir deprem ülkesi. İstanbul'un depremde böylesi büyük bir yara alması yazık ki Türkiye'nin çökmesi anlamına gelecek. Ekonominin kalbi büyük oranda İstanbul'da atıyor ve bu kent pek çok yönden Türkiye'nin başkenti. İstanbul'u bir Türkiye meselesi olarak görmeliyiz. Bu çerçevede 1999 depreminden bu yana yapılamayanları artık gereği gibi yaparak kötü kaderi tersine çevirmeliyiz. O sırada hayatta olur muyum bilmem, ancak olur da İstanbul depremi 20 yıl sonra gerçekleşirse, 'İlk 20 yıldan hiç ders çıkarmadık, ikinci 20 yıldan bile ders almadık' dememeliyiz. Bu dönemde gerçekçi ve akılcı önlemler alarak İstanbul'u depreme bugün olduğundan yüzde 80 daha dayanıklı hale getirebiliriz. İşgücümüz ve teknik bilgimiz var. Hiç kuşkusuz yeni, iyileştirilmiş ve çok önemli bir unsur olarak yerel şartlara uygun bir biçimde çeşitlendirilmiş yönetmeliklerin ve bunların uygulanmasını sağlayacak kanunların bir an önce devreye girmesi şart.

 

 

 

"Kanal İstanbul, katmanlı ve çok kültürlü kent için tehlikeli ve vahim bir hata" 

18 milyona yakın insanın yaşadığı İstanbul'da Kanal İstanbul projesiyle birlikte yeni bir yerleşim kurulması da planlanıyor. Deprem tehlikesi olan bir şehirde bu tür adımları nasıl karşılamak gerekiyor? 

Kanal İstanbul projesinin çevresel bağlamda çok ciddi bir tehlike olduğunu ve İstanbul gibi çok katmanlı, çok kültürlü ve kadim bir kente karşı yapılacak vahim bir hata olduğunu düşünüyorum. Bunu farklı mecralarda defalarca vurguladım. Bu kentin bunun gibi kerameti kendinden menkul projeler yerine çok akıllıca ve iyi koordine edilmiş rehabilitasyon projelerine ihtiyacı var. Kaçınılmaz bir tehlike olan depreme karşı alınması gereken önlemler, toplu taşımanın yaygınlaştırılması, kent yoğunluğunun nitelikli kılınması ve kamusal alanların zenginleştirilmesi gibi çok daha başat ve acil konular varken ve bunlar için ciddi bir bilgi, hatırı sayılır bir işgücü ve yıllardır devreye sokulamayan bir toplumsal heves atıl bir biçimde kenarda beklerken Kanal İstanbul gibi bir projeyi konuşmak bile anlamlı gelmiyor bana.

 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU