Sermaye AKP'yi seviyor mu?

Hakan Gülseven Independent Türkçe için yazdı

Görsel: Pinterest

Türkiye'de burjuvazinin AKP iktidarını sevdiği öne sürülüyor. Zira kâr oranları gayet güzel. Büyük holdingler kârlarını her sene üçe beşe katlıyor.

Servetleri açısından da durum öyle. AKP'nin 20 yıllık iktidarında Türkiye'nin önemli holdingleri servetlerini kat kat artırdı.

Yine son 20 senede gelir dağılımı eşitsizliği aşırı arttı, emeğin milli gelirden aldığı pay kemirildikçe kemirildi.

Ücretli çalışanların hali perişan. Maaşların her yıl daha da büyüyen bir oranı asgari ücret seviyesine düşüyor.

Emeklilerin hali de öyle. İktidar her altı ayda bir en düşük emekli aylığının miktarını yükseltirken, daha fazla emekli maaşını o en düşük emekli aylığı seviyesine doğru geriletiyor.

Ezici çoğunluğu itibarıyla yoksullukta, hatta açlıkta eşitlenen bir toplumdan söz ediyoruz.

Türkiye'nin malum büyük holdingleri ise kâr patlaması yapıyor. Bankalar, keza, altın çağlarını yaşıyor.

O halde Türk burjuvazisi, tabii burada ciddi miktarda yatırımı olan çokuluslu şirketler de, AKP iktidarından memnun ve onu 'seviyor' olmalı.

Arada böyle tartışmalar yaşanıyor. TÜSİAD ile iktidar arasında zaman zaman seslerin yükselmesini bir 'müsamere' gibi algılayanlar bile var.

En önce vurgulamalıyım ki sermaye sınıfı ile iktidarlar arasındaki ilişki bir 'aşk ilişkisi' değildir. Burjuvazi her koşulda kendisi açısından 'rasyonel' hareket eder.

'Olağanüstü' rejimleri, gerilimli politik süreçleri tercih etmez, kaçınılmazsa tahammül eder.

Misal, faşizm...

Uzun zaman önce sözlerine kıymet verdiğim bir zatı muhterem faşizm ile burjuvazinin ilişkisini anlatırken bunun bir 'mecburiyet' ilişkisi olduğunu savunmuştu.

"Bu iş bir köpekle yatağa girmeye benzer. Ortada memnuniyet yoktur. Korunma, kendini güvende hissetme ihtiyacı, tiksinmesine rağmen burjuvaziyi o köpekle yatağa girmeye zorlar" diye özetlemişti.

Gerçekten de, İtalyan faşizmi gibi Nazizm de işçi sınıfı hareketinin çok güçlü olduğu, iktidar alternatifi haline geldiği koşullarda doğdu, sermaye korkuya kapıldı, faşizmi destekledi, radikalleşen küçük-burjuvazi anti-komünist seferberliklerle iktidara yükseldi.

Sadece hâlâ faaliyette bulunan dev Alman şirketlerinden bahsetmiyorum, günümüzün dev gruplarının aralarında bulunduğu Amerikan sermayesi de Hitler'i hem maddi hem siyasi olarak destekledi.

Bunlar İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendilerine yeni bir gerçeklik yaratarak faşizme tekmeyi bastı. Pragmatizm pekala sermayenin dini olabilir.

Elbette Türkiye'de benzer bir süreçten ya da klasik manada 'faşist' bir iktidardan söz etmek mümkün değil.

AKP'nin serüveni çok özgün bir doğrultu izledi.

Bundan 20 sene önce uluslararası ve yerli sermayenin tam desteğiyle seçim kazandılar ve başlangıçta aslında 'iktidar olmayan bir iktidar' haline geldiler.

Özellikle dindar yoksullar içindeki ideolojik destekleri sayesinde o güne dek yapılamayanı yaptılar, ekonomide ulusal-uluslararası sermayenin istediği tüm adımları atıp özelleştirilmedik taş bırakmadılar.

Kamu yönetiminde ise devletin geleneksel kurumları, onların bugün 'vesayet' dediği bir 'denetim' ya da 'direnç' oluşturuyordu.

O dönemki iktidar ortağı 'Cemaat' eliyle, 'tam iktidar' olabilmek üzere bugün mahkum edilmiş olan Ergenekon, Balyoz, vs. tezgahları kuruldu.

Geleneksel kurumlarda -epey dejenere olmuş haldeki- cumhuriyetin kurucu ideolojisi tasfiye edildi.

Lakin bu sefer iktidarın tepesinde AKP ile 'Cemaat' arasında mutlak güç çekişmesi başladı.

15 Temmuz'u 'Allah'ın bir lütfu' haline getiren ve akabinde artık 'Saraylı' Tayyip Erdoğan'ı mutlak güç yapan gelişmeler, iktidarın niteliğini de değiştirdi.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Artık sorgulanamaz, illa tanım getireceksek 'totaliter' tabir edeceğimiz bir rejim altında yaşıyoruz.

Bu düzen, daha önce bir yazımızda etraflıca ele aldığımız bir 'lümpen burjuvazi' yarattı.

İktidarın en tepesiyle organik bağı olan müteahhitlerden başlayarak kırıntılara bile el koyan, mahkeme kararları işlemeyen, arsızca zenginleşen güruhtan söz ediyorum.

İşte 'Saray Rejimi'yle bir 'aşk ilişkisi' olanlar bu lümpen burjuvalardır.

Türkiye'nin geleneksel burjuvazisi ise, her ne kadar mevcut iktisadi politikalarla, hatta ne olduğu belirsiz bir sürüklenme haliyle koşut giden kârlı bir dönem yaşıyor olursa olsun, son derece rahatsız görünüyor.

Büyük burjuvazi için kazanılan anlık paradan çok daha değerli olan, para kazanma istikrarıdır. Burjuvazi tedirgin bir para kazanma sürecini tercih etmez.

Hele hele, yasaların işlemediği bir iktidar ve onun etrafında oluşmuş lümpen burjuvazinin varlığı koşullarında sermayenin bir 'güvenlik' sorunu yaşadığını söylemek kesinlikle mümkündür.

Medya gruplarının el değiştirme sürecinde neler yaşandığını unutmuş olamayız.

Yabancı sermaye için durum bu kadar ağır olmasa da, pazar istikrarı yabancıların da önceliğidir.

Ve Türkiye pazarı, potansiyel siyasi ve iktisadi belalarla ele alındığında, risk altında bir pazardır.

Bir zamanlar ekonomide, dolayısıyla siyasette çok ciddi ağırlığı olan TÜSİAD, evet, yabancı sermayenin ve lümpen burjuvazinin ekonomideki etkinliğini artırması nedeniyle eski gücünde değil ama sıfırlanmış da değil.

Arada seslerini yükseltiyorlar ve bunu seçim sürecinde başka bir 'malzeme' olmamak için ve tabii iktidardan şamar yememek için ölçülü yapıyorlar.

Her halükarda, "Büyük sermaye AKP-MHP blokundan ve 'Saray Rejimi'nden memnun çünkü güzel para kazanıyorlar" demek mümkün değil.

İtiraz etmek için mutlaka 'büyük sermayenin memnun olduğu bir iktidar' tarif etme çabalarını ise anlamak mümkün değil.

Zira bu iktidara karşı çıkmak ve 'Saray Rejimi'ne son vermek için emekçilerin sermayeden çok daha fazla gerekçesi var.

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU