Amazon yangınları açıkça ortaya koymalı: "İklim krizi"yle ilgili her şeyi yanlış yaptık

Yetersiz çabalarımız evinde bir TV ekranının karşısındaki koltuğunda, bunun bir şekilde sonucu değiştireceğine dair boş inancıyla zıplayıp haykıran bir futbol hayranını andırıyor

Haftalardır devam eden ve dört ülkeye yayılan Amazon Ormanı yangınları halen kontrol altına alınamadı (Cnn.com)

Amazon ormanlarının yakılması manşetlerimizden daha yeni çekilmişken, hükümetin Amazon'larda kasıtlı yangın kullanımına getirdiği yasağı takip eden iki gün içinde Brezilya'da 4 bin yeni orman yangınının başladığını öğrendik.

Rakamlar endişe verici: Gerçekten toplu bir intihara doğru mu gidiyoruz? Brezilyalılar Amazon yağmur ormanlarını yok ederek “dünyamızın ciğerlerini” katlediyor. Eğer doğamızın önündeki ciddi tehditlere karşı koymak istiyorsak, kaçınmamız gereken şey tam olarak bu tip, hayal gücümüzü büyüleyen hızlı kestirimlerdir.

20 yahut 30 sene önce, Avrupa'daki herkes Waldsterben, yani ormanların ölümü hakkında konuşuyordu. Konu, popüler haftalık dergilerin hepsinin kapağında yerini almıştı ve Avrupa'nın yarım asır içinde ormansız kalacağına dair hesaplamalar vardı. Şimdi Avrupa'da 20. yüzyılın herhangi bir noktasından daha fazla ormanlık alan var ve başka tehlikelerin farkına varıyoruz - okyanusların derinliklerinde olanlar gibi.

Ekolojik tehditleri son derece ciddiye almamız gerekirken, aynı zamanda bu konudaki analizler ve projeksiyonların ne kadar belirsiz olacağının da farkında olmalıyız -neler olup bittiğinden yalnızca her şey için çok geç olduğunda emin olabiliyoruz. Hızlı ve bilinenlere dayanan kestirimler yalnızca iklim değişikliğini inkar edenlerin elini güçlendiriyor. Her ne pahasına olursa olsun, yaklaşan felaket karşısında telaşlı ve marazi bir şekilde büyülenmekten, "korku ekolojisi"nden kaçınmalıyız.

Bu korku ekolojisi, küresel kapitalizmde gelişen, yeni bir baskın ideoloji biçimini; gücünü kaybeden dini ikame eden, kitleler için yeni bir afyonu karakterize ediyor. Eski dinin temel işlevini, sınırlar dayatabilecek sorgulanamaz bir otorite kurma işlevini devralıyor.

İçimize işlenen ders kendi sınırlılığımız: Dünyamızda, ufkumuzun çok ötesine ulaşan bir biyosfere bağımlı yaşayan türlerden yalnızca biriyiz. Doğal kaynakları sömürürken gelecekten borç alıyoruz. Bu yüzden dünyaya sanki ebedi kutsallığa sahipmişçesine saygılı olmalı, sonsuza kadar öyle kalması gereken ve kalacak bir gizem; domine etmek yerine güvenmemiz gereken bir güç gibi davranmalıyız.

Biyosferimiz üzerinde tam bir hakimiyet kazanamayacak olsak da, ne yazık ki onu yoldan çıkarmaya; dengesini, zincirini kopardığı bir koşuda bizi yeryüzünden silebilecek kadar bozmaya yetecek gücümüz var. Tam da bu sebeple, çevrebilimciler bizden yaşam biçimlerimizde radikal değişiklikler yapmamızı her daim istemişse de, bu seferki talebin altında yatan gerekçeler bunun zıddından doğuyor: değişime, gelişmeye, ilerlemeye dair derin bir güvensizlik. Her radikal değişimin ucunda istenmeyen bir felaket yatıyor olabilir.

Bu noktada işler daha da zorlaşıyor. Ekolojik felaketlerin sorumluluğunu üstlenmeye hazır olduğumuzu söylesek de, bu, tehdidin gerçek boyutuyla yüzleşmekten kaçınmak için ortaya attığımız hileli bir strateji olabilir. Çevremize yönelik tehditlerin suçunu üstlenmeye duyduğumuz hazır olma sanrısında aldatıcı bir güvence var: Suçlu olmaktan memnuniyet duyarız, çünkü eğer suçluysak her şey bize bağlıdır ve felaketin iplerini elimizdeyse, yalnızca hayatlarımızı değiştirerek kendimizi kurtarabiliriz.

Bizim için (en azından Batı'daki bizler için) kabul etmesi gerçekten zor olansa yalnızca oturup kaderini izlemek zorunda kalan aciz gözlemciler misali tamamen pasif bir role indirgenebilme ihtimalimiz. Bundan kaçınmak için çılgınlar gibi sürekli faaliyette bulunmaya meyilliyiz, kağıtları geri dönüştürüyoruz, organik gıda alıyoruz, her neyse, sadece bir şeyler yaptığımızdan, katkımızı yaptığımızdan emin olabilmek için.

Evinde bir TV ekranının karşısındaki koltuğunda, bunun bir şekilde sonucu değiştireceğine dair boş inancıyla zıplayıp haykıran bir futbol hayranını andırıyoruz.
Ekolojiye dair tipik fetişist inkarların “Çok iyi biliyorum (hepimiz tehdit altındayız), ama açıkçası buna inanmıyorum (bu yüzden hayat tarzımı değiştirmek gibi gerçekten önemli bir şey yapmaya hazır değilim)" diye geliştiği doğru.

Ama bunun zıttı bir inkar şekli de var: "Harap olmama neden olacak sürece gerçek bir etkimin olamayacağını çok iyi biliyorum (volkanik bir patlama gibi), ama bu yine de kabul edemeyeceğim kadar travmatik bir şey, dolayısıyla nihayetinde bir işe yaramayacağını bilsem de bir şeyler yapma dürtüsüne karşı gelemiyorum."

Bu yüzden organik yiyecek almıyor muyuz? Yarı çürümüş ve pahalı “organik” elmaların gerçekten daha sağlıklı olduğuna kim gerçekten inanıyor? Mesele şu ki, bunları satın alarak, sadece bir ürün satın alıp tüketmiyoruz - aynı anda anlamlı bir şey yapıyoruz, dikkatimizi ve küresel farkındalığımızı gösteriyoruz, büyük bir kolektif projeye katılıyoruz.

Baskın ekolojik ideoloji, bizi en baştan suçlu ve Doğa Ana'ya borçlu görüyor, ekolojik süperegonun öngördüğü failliğin bizi bireysel olarak yargılayan daimi baskısı altında tutuyor: "Bugün doğaya borcunu ödemek için ne yaptın? Tüm gazetelerini uygun bir geri dönüşüm kutusuna attın mı? Peki bütün bira şişelerini veya kola kutularını? Araban yerine bisikletini veya toplu taşıma araçlarını kullandın mı? Klimayı açmak yerine açtın mı pencereleri geniş geniş?”

Bu tür bir bireyselleşmenin ideolojik çıkmazlarını görmek kolay: Bütün bu endüstriyel uygarlığımızla ilgili çok daha geçerli sorular sormak yerine kendi kendime uyguladığım sınavda kayboluyorum.

Böylelikle ekoloji, kendisini ideolojik bir aldatmacaya salıveriyor. Bu, New Age karanlığı (modern öncesinin övgüyle anılması) ya da neo-sömürgecilik (gelişmiş dünyanın, Brezilya veya Çin gibi gelişmekte olan ve hızlı büyüme tehdidi gösteren ülkelere dair şikayetleri) için bir bahane ya da "yeşil kapitalistler" (çevreci tüketim ve geri dönüşüm, ekolojiyi göz önünde bulundurmak kapitalist sömürüyü meşru kılarmışçasına) için bir gurur kaynağı olabiliyor. Tüm bu gerilimler son olarak Amazon yangınlarına verdiğimiz tepkilerle infilak etti.

 

 

Ekolojik tehdidin gerçek boyutlarından uzaklaşmak için 5 ana strateji bulunuyor. Birincisi basit cehalet: Bu marjinal bir vaka, uğraşmaya değmez, hayat devam ediyor, doğa kendisine bakacaktır.

İkinci sırada, bilim ve teknolojinin bizi kurtarabileceği inancı geliyor. Üçüncüsü, çözümü piyasaya bırakmamız yönünde (çevreyi kirletenlere daha fazla vergi, vb.). Dördüncüsü, sisteme dair büyük tedbirler yerine kişisel sorumluluklar dayatan süperego baskısına başvurmak (her birimiz elimizden geleni yapmalı - geri dönüştürmek, daha az tüketmek vb.).Ve beşincisiyse, belki de en kötüsü, doğal bir dengeye, daha mütevazı ve geleneksel bir yaşama dönüşün, insanlık kibrini atıp yeniden Doğa Ana'mızın saygılı çocukları olmanın savunulması.

Kibrimiz nedeniyle yolundan çıkarttığımız Doğa Ana paradigması tamamen hatalı. Ana enerji kaynaklarımızın (petrol, kömür) insanlığın ortaya çıkmasından önce meydana gelen eski felaketlerin kalıntıları olması, Tabiat Ana'nın soğuk ve acımasız olduğu konusunda açık bir hatırlatma.

Bu, elbette, hiçbir şekilde rahatlamamız ve geleceğimize güvenmemiz gerektiği anlamına gelmiyor: aslında ne olup bittiğinin açık olmadığı gerçeği durumu daha da tehlikeli bir hale getiriyor. Ayriyeten, hızla belirginleştiği gibi, göçler (ve göçleri engellemek için dikilen duvarlar) gitgide küresel ısınma gibi ekolojik rahatsızlıklarla beraber gelişen durumlar haline geliyor. Ekolojik kıyamet ve mülteciler kıyameti, BM'nin özel raportörü Philip Alston'un basiretle tarif ettiği gibi, gittikçe daha fazla örtüşüyor:

“Bir 'iklim apartheid'ı senaryosuyla karşı karşıyayız... Dünyanın geri kalanı acı çekmeye devam ederken zenginler aşırı ısınma, açlık ve çatışmadan para ödeyerek kaçınabiliyor."

Küresel gaz emisyonlarında en az payı bulunanlar, kendilerini koruma kapasitesi en az olan insanlar.

O halde, Leninist soru: Ne yapmalı? Derin bir karmaşa içindeyiz: Bu konuda basit bir “demokratik” çözüm yok. İnsanların kendilerinin (sadece hükümetlerin ve şirketlerin değil) karar verici pozisyonda olması fikri kulağa oldukça hoş gelse de önünde önemli bir soru yatıyor: Kavrayışlarının kurumsal çıkarlar tarafından çarpıtılmadığını varsaysak bile, böylesine hassas bir konuda karar verme yetkisinin insanlara verilmesini makul kılan ne?

Yapabileceğimiz şey, en azından önceliklerimizi net bir şekilde belirlemek ve uğruna savaş verilen gezegen tehlike altındayken jeopolitik savaş oyunlarımızın ne kadar absürt olduğunu kabul etmektir.

Amazonlar konusunda, Avrupa'nın Brezilya'yı, Brezilya'nın Avrupa'yı suçladığı saçma sapan bir oyuna tanıklık ediyoruz. Bu sona ermeli. Ekolojik tehditler, egemen ulus devletlerin çağının sona yaklaştığını kanıtlıyor - gerekli önlemleri koordine edebilecek güçlü bir küresel yapıya ihtiyaç var. Böylesi bir failliğe duyulan ihtiyaç, bir zamanlar “komünizm” olarak adlandırdığımız şeye mi işaret ediyor?

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
 
https://www.independent.co.uk/voices 

Independent Türkçe için çeviren: Noyan Öztürk
 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU