Ülkeyi, onu sadece Boris Johnson'ın kurtarabileceğine inandırmak ulusal vandalizmdir

2016'da Johnson'ın yalanlarını artık çok geç olana kadar kimse umursamamıştı. Yine kimse umursamıyor ve çok geç oldu bile

Boris Johnson (Reuters)

Avam Kamarası'yla Thames nehri arasında, küçük bir gökdelenin ortasındaki küçük bir odaya bu dünyadan olmayan bir atmosfer hakim. Henüz kimse uyumuş değil. Bir başbakan istifa etti. Geleceğin neler taşıdığını kimse bilmiyor.

Küçük bir gazeteci kalabalığı bu hummalı seher vaktinin kahramanı olması gereken adamı dinlemeyi bekliyor. Boris Johnson buraya halkın isyanla kapısına dayandığı, Islington'daki evinden yola çıktı. Toplananlar "Adi pislik!" tezahüratlarıyla arabasının kaputuna vuruyordu. Adi pislik! Adi pislik!

Johnson ülke tarihinin muhtemelen en dramatik politik zaferini elde etti. Ama hiçbir çoşku belirtisi görülmüyor. Boris Johnson nihayetinde sahneye çıktığında The Guardian'dan John Crace'in unutulmaz bir şekilde ifade ettiği gibi “kötü bir asit tribinden en iyi arkadaşını öldürdüğünü fark ederek çıkan bir adam"ı andırıyordu.

Birkaç saat içinde başbakan olacak şahsın o anda vücut bulduğu ilk bakışta açıkça görülüyordu. O sabah “Bu referandumun hayatlarımızın en sarsıntılı siyasi olayı olduğu açıktır” gözleminin ötesinde pek bir şey söylememişti.

Marvel evreninde bu, Johnson karakterinin mutasyona uğradığı an olurdu. Hala başkalarının hakikatlerini, düşüncelerini ve duygularını umursamayan, mırıldanmaya homurdanmaya devam eden tembel bir soytarı. Ancak işte patlama anında salınan nefretin büyüklüğü öyleydi ki hiç kimse patlama alanından bir zamanlar olduğu sevimli haydut olarak çıkmayı umamazdı. Boris Johnson da çıkamadı.

İşler her zaman böyle değildi. Johnson'la ilk kez 2008'de, The Andrew Marr Show'da kıdemsiz bir asistanken tanıştım. Londra belediye başkanlığı seçimlerinden kısa bir süre önceydi ve hem onunla hem de Ken Livingstone'la art arda röportaj yapılmıştı. Johnson çoğu konuğun, hatta bütün konukların, yaptığı gibi yeşil odada ya da prodüksiyon ofisinde sırasını beklememişti. Daha ziyade, Livingston canlı yayındayken o, stüdyo zeminin karanlık çevresinde pusuya yatıp, en azından bana göründüğü kadarıyla, rakibini sürekli göz hapsinde tutmuştu. Hareketli bir crane kamera görüşünü engelledikçe Johnson mekanik bir trafik dubası gibi aşağı yukarı sallanıp duruyordu.

Programda sıra ona gelince danışmanlarından biriyle onu izlemiştim. Saçları her zamankinden belirgin biçimde daha düzenliydi. Zira danışmanı saçlarını onun için taramayı daha yeni bitirmişti.

Danışman bunu bana "Görünüşünüz size oy kazandırabilir” diye açıklamıştı. “Muhtemelen çok değil ama az miktarda da olsa oy oydur.”

Ardından şöyle devam etti: “Ne zaman heyecanlansa saçlarını karıştırır. Bunun beni nasıl çıldırttığını da biliyor. Hatta hala devam eden bir bahsimiz var. Canlı yayında saçlarıyla ne zaman oynarsa an bana 20 pound borçlanıyor. ”

Röportajın sonunda benim hesapladığım kadarıyla Johnson 60 sterlin borç içindeydi. O gün herhangi bir paranın el değiştirdiğini görmedim.

Johnson o seçimi kolaylıkla kazandı ve sapına kadar politik bir siyasetçi olarak, kendisini aslında Ken Livingstone'un planlayıp tanıttığı Londra'nın yeni bisiklet kiralama planının sadece yüzü yapmakla kalmadı, bisikletlerin derhal kendi ismiyle anılmasını da sağladı: "Boris Bisikletleri". Kendisini buna o kadar adamıştı ki her yere bisikletle gitmekle kalmayıp belediye başkan yardımcılarının da aynı şekilde hareket etmesini sağlamıştı. Bir defasında onun bir etkinliğe katılmasını beklediğimi hatırlıyorum. Yardımcılarından biri Johnson'ın çok yavaş bir bisiklet sürücüsü olduğunu ama herhangi bir etkinliğe ondan önce varırlarsa sinirlendiğini kulağıma fısıldadı. Bu yüzden şehrin öbür yakasındaki bir buluşma genellikle bloğun etrafında anlamsız birkaç tur atarak patronlarının gelmesini beklemeyi de içeriyordu.

Londra Olimpiyatları için yapılan inşa çalışmalarını takip edip haberleştirerek geçirdiğim yıl boyunca Londra merkezinde, 7 yaşındaki çocuklara Atinalı Perikles'le ilgili nutuk çektiğini görmediğim tek bir ilkokul olup olmadığını merak ediyorum. Onu en hakir görenler bile bugüne göre daha huzurlu olan o yıllarda çocuk yetişkin fark etmeksizin herkesin onu sevdiğini inkar edemez.

Olimpiyatları düzenlemek için hiçbir şey yapmamıştı mesela. Londra'nın olimpiyatları düzenleme hakkını kazanmasında hiçbir rolü olmamıştı ve organizasyon aşamasında da önemli bir rol üstlenmemişti. Ama olimpiyat zamanı geldiğinde oyunların en büyük, en coşkulu destekçisi o oldu. Eylülün güneşli bir pazartesisinde İngiltere'nin bütün olimpik ve paralimpik kahramanları Buckingham Sarayı dışında son bir geçit töreni için toplanmıştı mesela. Kalabalık "Seni seviyoruz Boris!" diye haykırıyordu. "Seni seviyoruz Boris! ” Bu gerçekten de oldu.

24 Haziran'ın o kırık dökük sabahında birkaç hafta öncesinin olayları bile farklı bir evrende yaşanmış gibi hissediliyordu. Dorset'teki bir sac metal fabrikasında "Ayrıl Oyu Ver" kampanyasının görevlilerinden birinin fazlasıyla heyecanlanmasının üzerinden daha sadece bir ay geçmişti.

Neşeyle aşağı yukarı zıplayarak “Konuşmadan önce bir şey olacak” demişti. “Ne olduğunu söyleyemem. Ama bunu kaçırmak istemezsiniz. ”

Deponun diğer ucundaki halatlarla çevrili bölgeye gidip beklemek dışında gazetecilerin yapacağı pek bir şey yoktu. En az 5 metre genişliğindeki büyük bir tahta panodan geniş bir beyaz örtü kaldırıldığında, fabrikadan yeni çıkmış 21 çelik levha üzerinde şu sözler okundu: “Haftada 350 milyon sterlin!" 

Sonra yakında İngiltere'nin yeni başbakanı olacak adam baştan aşağı koruyucu giysiler içinde ortaya çıktı: çelik başlıklı botlar, uzun kalın eldivenler ve Kara Şövalye Yükseliyor'daki (The Dark Knight Rises) Bane'den ödünç alınmışa benzeyen bir yüz maskesi. Bir taşlama makinesini sağa sola savuruyordu. Ve biz görevimiz gereği fotoğraflar çekip tweet atarken müstakbel başbakan işe koyuldu.

Kıvılcımlar uçuştu. Metal zemine karşı metal. Bu işe bile kasıtlı bir şekilde umarsız, maytapla adını yazan bir çocuk gibi, palyaçomsu bir şekilde girişmişti. Bu tamamen anlamsız bir egzersizdi. Çabaları, “Haftada” (Per week) sözcüğündeki P'nin üzerindeki birtakım küçük karalamalardan başka bir şey bırakmadı.

Birkaç dakika içinde fabrika katındaki küçük bir sahneye çıkmış, AB gıda düzenlemeleriyle ilgili - o dönemki notlarıma göre 6 tane yanlış bilgi içeren- o zamandan bu yana artık standartlaşan meydan okuma konuşmalarından birini yapıyordu. Ama gösterisi işe yaramıştı. 350 milyon sterlin yalanı toplum hafızasında biraz daha derine kazındı. Slogan bir hafta sonra aynı büyüklükteki dev bir alüminyum plakaya işlenecekti. Bunun ardından aynı slogan bu defa bir çiftçi fuarında bir inek müzayede edilirken arzı endam ediverdi.

Bütün bunlar yine de kendilerince masum zamanlardı. Johnson, Londra'ya dönerken seyahat eden gazetecilerle aynı treni paylaşmıştı. Platformda bir tanesi ona "haftada 350 milyon sterlin" sloganı önündeki fotoğrafı sordu; “Telegraph'taki yeni köşenizi duyurmanın en çarpıcı yolu, değil mi?"

O ve yardımcıları buna baya gülmüştü. Trenden indiğinde Channel 4 News'den Michael Crick ve kameramanı Johnson'ı harcamalara dair bazı usulsüzlüklerle sıkıştırmak için vagonunun hemen önünde konuşlanmıştı.

 

 

Bu budalaca saçmalıkların bu kadar güle oynaya şımartılmasının basit bir nedeni var. Ona yüz verenlerin hiçbiri bir saniye bile "Ayrıl Oyu Ver"in gerçekten kazanabileceğini düşünecek kadar kendilerini bırakmamıştı. Etrafta dolaşıp bu saçma sapan reklamları oraya buraya asan "Ayrıl Oyu Ver" kampanyacıları asla doğrudan söyleyemeseler de referandumu kazanmanın ancak hayal olduğunu memnuniyetle ima edeceklerdi.

Zira ebedi Soytarı Johnson bile hiçbir zaman ülkeyi kendi seviyesine inecek kadar alçaltmada başarılı olacağına inanmamıştı. Ama yaptığı tam da buydu. İş işten geçene kadar hiç kimse onun yalanlarını gerçekten umursamadı.

Şu son birkaç sıkıntılı haftanın gelişmeleri, 2016'nın onları önceleyen sıkıntılı haftaları sayesinde mümkün oldu. Aynı zamanda o haftaları tekrar da ettiler. Bir kez daha Johnson ülkenin her yerinde, gayet açıkça yalanlar söyleyerek yerine getiremeyeceğini bildiği vaatlerde bulunuyor. Ama kimse umursamıyor ve artık çok geç.

Ülkesini, daha doğrusu partisini, sadece kendisinin sağlayabileceği bir çeşit diriltici müdahaleye muhtaç bırakan bu dehşetengiz duruma düşürmek kişisel tatmine hizmet eden, emsali görülmemiş bir vandalizm hareketi. Ulusu Bullingdon'ladı. (çn. Bullingdon, Oxford Üniversitesi'nde, okul içinde çeşitli vandallıklar gerçekleştirme amacıyla kurulan ve tamamı erkeklerden oluşan bir çeşit kulüp. Boris Johnson da öğrenciliği sırasında kulübün üyesiydi.)

Peki, onu bulunduğu yere taşıyan nedir? İngilizlerin mizahı gereğinden fazla ödüllendirdiğine şüphe yok. Ve Boris Johnson'ın son derece komik olduğuna da şüphe yok. Londra belediye başkanlığı işine başladığında beklenti onun büyük bir Londra tutkunundan belki birazcık daha fazlası olmasından ibaretti ama bu işi olağanüstü bir başarıyla yürüttü. Birçok gazeteci en az bir kez olsun belediye binasının en üst katındaki bir etkinliğe veya lansmana katılmıştır.

Çocuklar için bir okuma kampanyasına Peter Andre'nin yardımıyla medyanın ilgisini çektiği böyle bir olayı hatırlayabiliyorum. 4 ya da 5 dakikalık konuşması hiçbir anlama gelmiyordu ama yine de tamamen büyüleyiciydi. Londra belediye başkanı aynı zamanda şehrin en iyi stand-up komedyenlerinden biriydi de. Evening Standard'ı eline alan, klimalı yeni merkez hattı trenlerini konu alan haberlerde belediye başkanının vaadininden alıntılar da görürdü: “Londralılar şimdi hedeflerine salatalık kadar soğuk ulaşacak." Klimalı merkezi hat vagonları 10 yıl sonra ya da belki daha da sonrasında gelecek olsalar bile Johnson şehri iyi hissettirdi.

O günler hoştu ve tamamen geride kaldı. Johnson'ın iddia ettiği gibi "ülkeyi birleştireceği" fikri çılgınca. Bizi anlaşmasız Brexit'e doğru sürüklemeye kararlı. Bunu kolaylıkla atlatabilir bile. Ülkenin en az yüzde 48'inin diğer yüzde 52 tarafından Başbakan'ın da gönüllü katkısıyla kendilerine dayatıldığını hissettiği bir ekonomik durgunluk birleşik bir ülke olmayacak ama. Kargaşa olacak.

Johnson'ın o dönem referandumu gerçekten kazanmak isteyip istemediği epeyce tartışmalı ama bunun bir önemi yok. Kesinlikle kazanmayı beklemiyordu. Kaybetseydi ve kaybederek partideki yerini partinin önde gelen Brexitçisi olarak sağlamlaştırmış olsaydı, şu anda her halükarda gerçekleşecek olan 2019 Muhafazakar Parti liderlik yarışmasında David Cameron’un yerini almak için elini baya güçlendirmiş de olurdu. Bu şartlar altında, Johnson'ın Downing Sokağı 10 Numara'daki ilk işinin kendi başına sardığı bir felaketin hazırlıklarını hızlandırmak olmayacağını varsaymak adil olur.

Kendisinin The Daily Telegraph'taki son köşe yazısı, adam hakkında bilmeniz gereken her şeyi, zaten bilmediğinizden değil ya, anlatıyor.

Ay'a insan gönderebiliyorsak Kuzey İrlanda sınır sorununu da çözebiliriz.

İkiden fazla beyin hücresine sahip olan herkesin böylesine uydurma zırvalara verebileceği tek tepki bir tür ilkel çaresizlik çığlığıdır. Ay'a insan gönderenlerin belli bir planı vardı ve onlarca yıl süren zorlu bir çalışmadan geçmişlerdi. Ulaştıkları noktaya sadece yalanların gücüne yaslanarak ulaşmadılar.

İrlanda sınır sorunu 'Hayırlı Cuma Anlaşması'nın çarpıcı ve mütevazi siyasi başarısı sayesinde çoktan çözüldü. Brexit bir sorunu çözmek için uğraşmanın yolu değildir. Sorun da bu.

Temel olarak ve bu gerçekten kilit nokta, bu sözlerle açıkça Johnson'ın şu anda bile, “biz” in artık “o” olduğunu henüz kavramadığı görülüyor. O artık köşe yazarı değil. Sorunların artık öyle üç ayrı paragrafta çenebazlık yaparak çözülemediği ayyuka çıktı.

Önümüzdeki birkaç ay içerisinde bir noktada Ay'a gerçekten insan gönderenlerin ondan daha iyi insanlar olduğunu öğrenecek. Ve bu büyük zorlu karmaşayı tek başına çözemez.

Bu ülkenin “kendine olan inancının” bir kısmını geri bulması gerektiğini söylüyor. Ama mesele kendine inanmayla ilgili değil. Brexit'le Ay'a iniş aynı değil. Nüfusun en az yüzde 48'i için görünürde cüretkar, gözü pek bir amaç yok. Amaç daha kötü bir İngiltere: tecrit edilmiş, yalnız ve çok daha fakir. Ona inanmayan milyonlarca kişi hiçbir şekilde kendine inanmakla ilgili bir kriz yaşamıyor. Johnson'ın da çok hızlı bir şekilde keşfedeceği üzere durum tam tersi.

Houston'da değiliz ama bir sorunumuz var. Ve onun adı Boris. Mutlu sonla biten bir film olmayacağı da bariz.

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. 

https://www.independent.co.uk/voices

Independent Türkçe için çeviren: İrem Oral

© The Independent

DAHA FAZLA HABER OKU