Normandiya’da hürriyet, özgürlük ve bağımsızlık için savaştık. Peki, Ortadoğu’da bu vaatlere ne oldu?

75. yıldönümü onuruna pembe hayaller vadetmiştik ancak kutlamaların pek çoğunda Almanlarla birlikte hareket edenlerden çok daha fazla sayıdaki Arap ve Müslüman’ın müttefik saflarında savaşıp öldüğü gerçeğini vurgulamak ihmal edildi

1942’nin yılbaşında, Normandiya Çıkarması’ndan iki buçuk yıl önce Roosevelt, Churchill ve Rusya ve Çin temsilcileri Birleşmiş Milletler Deklarasyonu’nu imzaladı. Ardından, “Birleşmiş Milletler” sözcükleri, Nazi Almanyası, faşist İtalya ve Japonya karşısında mücadele eden müttefiklerin altında toplandıkları resmi isim haline geldi.

6 Haziran 1944 çıkarmalarının amacını içeren deklarasyon, zafer kazanmanın “yaşamı, hürriyeti, bağımsızlığı ve inanç özgürlüğünü savunmak ve insan hakları ve adaleti muhafaza etmek için zaruri” olduğunu ifade ediyordu. Aynı zamanda Wilsoncu “özerklik ilkelerini” büyük bir iddiayla – ve altını çizerek– taşıyordu.

Birinci Dünya Savaşı askerleriyle tanışmaya yetecek kadar yaşlıyım - 50ler’in sonlarında, Ypres’de 1918 gazisi babamla birlikte, Passchendaeler askerleri bayram günü eski harp meydanına döndüklerinde. Daha sonra da kendi Normandiya ziyaretlerimde Çıkarma Günü askerleriyle tanıştım.

Anlattıkları hikayeler her zaman bugün duyduklarımızla birebir uyuşmazdı. 1914-18 dönemi, -sohbet arasında geçse de - ölen arkadaşlarından, hendek fareleri ve kafasız İngiliz generallerinden pek bahsetmezlerdi, daha çok Alman işgaline olan öfkelerinden ve Belçika’nın yağmalanmasından sıkça söz ederlerdi. Daha ziyade, 11 Eylül sonrasında dinlediğim Amerikalılar gibi konuşurlardı.

Ve çıkarma askerlerinin pek çoğu, Haziran 1944 işgalinin taktiksel operasyonel bir zorunluluk değil politik bir strateji olduğunu düşünüyordu – çünkü İngilizler ve Amerikalılar harekete geçmeseydi, muzaffer Kızıl Ordu pek yakında İspanya plajlarında güneş banyosu yapıyor olacaktı.

Ve elbette yalnızca ben bu makaleyi Beyrut’ta yazıyor olduğum için değil ancak ne zaman Normandiya Çıkarması ve İkinci Dünya Savaşı üzerine kafa yorsam, Orta Doğu’yu daha çok ve daha çok düşünüyorum.

İlk büyük Avrupa savaşı elbette bize Versailles Anlaşması’nı ve modern Ortadoğu’nun doğuşunu getirdi. İkincisi -Britanya ve Fransa kısa zaman sonra geri çekilecek olsa da- günümüze dek dünyayı yönetecek büyük askeri güçlerin etkisini gösterdi. Araplar ve Müslümanlar ilk savaşı kaybetmiş olsalar da ikincisinin ardından kesinlikle baskı altına girdi.

Bu günlerde, Ortadoğu’yu Normandiya anmalarından dışlıyoruz. Müslüman Hindistanlılar ve Azerilerin ve dahi Ermenilerin Normandiya’da Almanlar arasında savaştıklarını hatırlamamayı tercih ediyoruz.

Bosnalı Müslüman “Hançer” Tümeni, Yunan direnişini bastırmak üzere Naziler’e destek olmakla meşguldü. Tümenin yaratıcısı Kudüs Baş Müftüsü, Rommel, Sina’ya ulaştığında Filistin’i İngilizler’den kurtarmayı planlamıştı. Ve tabii belirtmeye gerek yok, Rommel’in Mısır’daki ajanlarından birinin -Çöl Tilkisi Normandiya’ya doğru yola çıkmadan önce- müstakbel barış elçisi Enver Sedat olduğunu mutlak suretle unutmak zorundayız.

Birbirinden çok farklı sebeplerden dolayı, Almanlar için savaşanlardan çok daha fazla Arap ve Müslüman’ın müttefikler için savaşırken öldüklerini unutuyoruz. Büyük bölümü Cezayirli 40 bin kuzey Afrikalı’nın savaşın son yılında – Naziler’e karşı Fransız üniformalarıyla – Fransa için savaşarak öldükleri gerçeğini tamamen görmezden geliyoruz.

1940 yılında Fransa için savaşan en az 5 bin 400 Cezayirli öldürüldü (2017 yapımı Dunkirk filminde keyifle gözardı edilen bir gerçek). El-Alameyn’de üzerinde önce Arapça, sonra İbranice yazılarıyla Filistinli Yahudi mezar taşlarının yanı başında, Filistinli Arap mezar taşları uzanır. Evet, Fransız Fas milisleri İtalya’nın “özgürleştirilmesi” sürecinde kitlesel tecavüzlere kalkışmıştır. Ve Chamdra Bose Japonlar için savaşmak üzere bir Hint ordusu kurmuştur. Fransa’da Özel Operasyon Uzmanı olarak görev yaparken yoldaşlarının ihanetine uğrayan ve bir SS nişancı tarafından vurulan genç Hintli Müslüman piyanist ve şair Nur İnayet Han’ın cesaretine sırtımızı dönebilir miyiz?

 

 

Ama benim üzerinde durmak istediğim konu bu değil. O zamanlar Ortadoğu Araplarının ya da Asyalı Müslümanların ne düşündükleri de değil. Ya da İngilizler ve Amerikalılar ve Fransızlar ve Kanadalılar’ın Normandiya dalgalarına ya da plajlarına daldığında akıllarından geçenlere de varmaya çalışmıyorum.

Pek çok askerin ilk önceliği hayatta kalmak ve sağ salim eve dönmektir, intihara eğilimli olan pek çoğu dışında – ki bu olay özelinde de bu konudan kaçınmak en iyisi olur. Fakat Haziran 1944’de kıyıya vuran Birleşmiş Milletler askerleri kendi açılarından haklıydı.

Bergen-Belsen ve Dachau’ya ulaşmalarından çok önce Nazilar’in neyi temsil ettiklerini biliyorlardı. Sovyet askerlerininse Hitler Almanyası’nın şeytanlığını anlamak için daha çok referansı vardı. 20 milyon ölünün açık seçik skor tablosu 1941’den beri acımasızca işliyordu ve on binlerce Müslüman’ın kendisini Kızıl Ordu’da bulması hiç de şaşırtıcı değildi.

İlginçtir, Hristiyan Ermeniler’in de öyle. 1945’de koca bir Ermeni bölüğü Berlin için yapılan son muharebede savaştı. Fransa’da yaşan Ermeni komünist Misak Manukyan, yaşamış en cesur Fransız direniş kahramanlarından biriydi ve o da Nur İnayet Han gibi Nazilerce katledildi. Berlin’de savaşan binlerce Ermeni, yalnızca 30 yıl önce Türkiye’deki Ermeni soykırımından kurtulmayı başaranlardı. Manukyan da öyle. Almanya Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin müttefiki olmuştu. O zamandan kapatılacak hesaplar vardı.

Peki o askerler – ve biraz Normandiya’ya dönelim – geleceği düşünmüş müydü? Güvenli bir Avrupa’yı düşündükleri kadar, güvenli bir dünyanın da hayalini kurmuşlar mıydı? Üç yıl içerisinde BM Deklarasyonu’nu imzalayan ülkelere baktığımızda, Irak ve İran’ı (1943), ardından Mısır, Lübnan, Suriye, Suudi Arabistan ve Türkiye’yi görüyoruz. Ve Normandiya’dan bugüne geçen 75 yılda bu ülkelerin ne kadar yaşam, hürriyet, bağımsızlık ve inanç özgürlüğü, insan hakları ve adalet, özerklik elde ettiklerini sormadan edemiyoruz.

Normandiya’yı izleyen yalnızca 9 yıl içinde Amerikalılar ve İngilizler, İran’ın seçilmiş ilk başbakanı Muhammet Musaddık’ı devirme planları yapmaya başlamışlardı bile. 12 yıl geçtiğinde, Normandiya’daki Sovyet Müttefikleri Macar ayaklanmasını bastırmakla meşgulken - Britanya ve Fransa (ve yeni müttefikleri İsrail) Mısır’ı işgal ediyordu.

Amerika ve İngiltere önünde sonunda 1991’de -ve o tarihten itibaren her yıl- çoğu sivil yüz binlerce Iraklı’yı doğrudan ya da dolaylı olarak öldürecekleri 2003’teki Irak işgaline kadar bombalayacaktı. Amerika 1983 ve 1984’de Lübnan’ı bombaladı ve 2011’den sonra -doğrudan ya da dolaylı olarak- İngiltere’yle birlikte Suriye’ye saldırdı. Elbette ki yerel diktatörleri hiç sevmeyiz ama ben Normandiya galiplerinin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu Almanya’da, Polonya’da, Çekoslovakya’da, Macaristan’da, Bulgaristan’da, Romanya’da ya da Arnavutluk’ta yozlaşmış zalim polis devleti tiranlarını bombaladıklarını hatırlamıyorum.

Filistin’de olduğu gibi, 1948’den sonra Wilsoncu özerklik anlayışı İsrail’e fazlasıyla hizmet etti. Ancak bugün, Normandiya’dan 75 yıl sonra, Roosevelt’in çılgın halefinin damadı, Filistinliler’in “özerkliği” hak etmekle beraber, henüz devletleşme becerisine sahip olmadıklarını söylüyor. “Hürriyet” ve “bağımsızlığın” özyönetim için bir ön koşul olmadığı 1942 BM Deklarasyonu’nu imzalarken Rossevelt ve Churchill’in aklından geçen bu muydu?

Ve 1942 BM Deklarasyonu’nun bu iki ilkesel imzacısını kıyaslamak ümitsizce yol gösterici olacaktır. O zamanlar – 1945’in iki zafer gününde – kitlelerin Roosevelt ve Churchill’e hayranlık duymasını engelleyemezdiniz. Ve bugün Londra’da, Donald Trump ve Theresa May’i o öfkeli kalabalıktan sakınmanız gerekiyor. Her ikisi de elbette Normandiya’yı ve BM Deklarasyonu için savaşan askerleri kutlamaya kalkışmadan önce.

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

https://www.independent.co.uk/voices

Independent Türkçe için çeviren: Sena Çenkoğlu

© The Independent

DAHA FAZLA HABER OKU