Ortadoğu'daki yeni devrimlerin hepsi bir değil ama tümü de aynı ölümcül kusurla malul

Önderlikleri, onları bir arada tutabilecek tanınan yüzleri yok ve hepsinden daha trajik olanı da görünüşe göre bunu bulmakla da pek ilgilenmiyorlar

Lübnan ayaklanması, 2019'un küresel protesto dalgasının çoğunda olduğu gibi, lidersiz ve önderliksiz bir kalkışma (Reuters)

Devrimler elektriğe, hiç umulmadık bir anda gelen bir elektrik şokuna benzer. Kurbanları ilk anda bunu kuvvetli bir arı sokması gibi algılar. Sonra anlarlar ki içinde yaşadıkları ev tümden elektrik akımına tutulmuştur.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

İlk tepkileri acı acı ağlamak olur, bina sakinlerini korumak adına evden taşınacaklarına ya da evin elektrik tesisatını elden geçireceklerine söz verirler. Ama ne zaman ki elektriğin dize getirilebilir -kaba kuvvetle de olsa- bir şey olduğunu ve her şeyden önemlisi, kontrol eden birileri olmadığını anlarlar, o zaman içleri rahatlar. Kendi kendilerine bütün kusurun hatalı bir bağlantıdan kaynaklandığını söylerler. Birkaç sert ve eğitimli elektrikçi bu azgın elektrik akımının üstesinden gelebilecektir. 

Irak'ta, Lübnan'da ve Cezayir'de olan budur. Bağdat'ta, Kerbela'da, Beyrut'ta ve Cezayir kentinde -ve bir kez daha, minimal ölçekte ve kısa süreli olarak Kahire'de- yaşanan budur. Genç ve eğitimli insanlar, yalnızca yolsuzluğun değil; mezhepçiliğin, konfesyonalizmin (eştoplumlaştırmacılık adı da verilen etnik ve dini farklıların bölünme yaratmaması amacıyla, siyasal temsilde etnik ve dini gruplara kotalar ayrılması prensibine dayanan yönetim biçimi ed.n.)  dine dayanarak semirdikçe semiren ve gücüne güç katan kibirli mafya devletlerin de son bulmasını istediler.

Ancak bu insanların hepsi milyonlarca Mısırlının 2011'de yaptığı hatayı tekrarladı: Önderlikleri, onları bir arada tutabilecek tanınan yüzleri yok ve hepsinden daha trajik olanı da görünüşe göre bunu bulmakla da pek ilgilenmiyorlar. 

Rejimi alaşağı etmek, hükümeti, hile hurdanın efendilerini göndermek, iktidarın çekirdeğindeki kanseri bitirmek: bütün dertleri bundan ibaret. Lübnan'da yüzbinlerce protestocu, yeni bir anayasanın yazılmasını, hükümetin etnik ve mezhepçi yapısının ve kendilerini perişan eden yoksulluğun sona ermesini talep ediyor. Sonuna kadar da haklılar; ama orada duruyorlar. Hile hurda geri dönmemecesine gitmeli. Bu adamlar -evet adamlar, çünkü hepsi erkek elbette- ister neopotist, ister hırsız, ister silaha dayanan zorbalar olsun, yeter ki gitsinler; bu, Lübnan'ın geleceğini devralacak mirasçılar için yeterli. 

Beyrut'un, Bağdat'ın ve Cezayir'in devrimcilerinin elleri siyasal gücün çamuruna batmak için fazla temiz. Meleklere yaraşır bir saflıkları var ve politikanın çirkefinin üzerlerine bulaşmasını istemiyor gibiler. Talepleri, gelecekteki yönetimin günlük çalışmalarıyla çözüm üretemeyeceği, ulvi bir mertebede ve yalnızca cesaretleriyle muzaffer olabileceklerini inanıyorlar.

Bu saçmalık. Önderlik olmaksızın ezilip giderler.

 

 

Arap dünyasını yöneten elitlerin ve kralların keskin pençeleri var. İncir çekirdeğini doldurmayacak ödünler verecekler: Yolsuzluğu bitirme vaadi, yeni uygulanmaya başlayan vergilerin yürürlükten kaldırılması ve bakanlıklarda birkaç istifa... Devrimcileri de methedecekler. Onları "halkın gerçek sesi" ve "gerçek vatanseverler" olarak tanımlayacaklar. Ancak devrimciler davalarından vazgeçmezse vatan millet düşmanı ve en nihayetinde "dış güçler" adına çalışan işbirlikçiler olmakla suçlanacak. Çekilen hükümet yeniden seçim vaadinde dahi bulunacak -elbette yine, sandık her kurulduğunda, aynı laf kalabalığını döndürüp duran o bildik kötü namlı yüzlerle. 

Bu yeni devrimlerin hepsi aynı değil. Cezayir'deki eğitimli (ve işsiz) yeni bir sınıf, ordunun sözüm ona demokrasisinin altında bitap düşerek umudunu yitirdi.  Sırf yeni bir askeri lider ve meşhur Aralık seçimleri (ne tesadüftür ki aynı gün Downing Street'in şakası diyebileceğimiz bir elitist lider Britanya halkını bölmeye niyetleniyordu) vaadiyle, koma halindeki Abdülaziz Buteflika'yı başlarından attılar. Yeni seçilen başkanın, halihazırda Fransa ve İsviçre'de banka hesapları bulunan yoz generallerin kucağından inmediğine bakılırsa, akıldışı bir vaat. 

Cezayir'in sahibi ordudur. Bu, benim Ortadoğu'da kimi zaman "ekonask" (econmil; Fisk’in Ortadoğu’daki militarize ekonomilere taktığı isim ed.n.) diye tanımladığım şey: Neredeyse tamamen kışlalara yerleştirilmiş bir ekonomi; liderliğin, vatanseverliği ve bireysel serveti, birbirinden ayrılmaz şeylermiş gibi gördüğü bir askeri ekonomik kompleks. Muhalifler yoksul. Petrolle yıkanmış, son derece verimli ülkelerinde gıdaya muhtaçlar. Ama generaller olaya böyle bakmıyor. Halk değişim talep ettiğinde, ordunun parasını dışarı kaçırmaya çalışıyorlar.   

Sistem, gayrimenkuller, alışveriş merkezleri ve bankalar üzerindeki kontrolüyle Sisi’nin Mısır’daki ordusuna -bir diğer ekonask- çok benziyor. ABD, Mısır’ın savunma bütçesinin yüzde 50’sinden fazlasını karşılıyor ancak ülkenin tankları ve savaş uçakları Mısır’ın geleneksel düşmanlarına karşı kullanılmak üzere tasarlanmış değil. Görevleri İsrail’i korumak, İslamcılığı ezmek, ABD’nin müttefikleri ve yatırımları için "istikrarı" sağlamak. 2011’de, Mursi'yle geçirdikleri boğucu ve korkunç aylardan sonra yılmış milyonlarca protestocu, ordunun merhametli kollarına sığınmaya hazır hale gelmişti. Onları budalalıklarına karşı uyaracak bir liderleri yoktu.

Mısır’ın cephelerde aslan kesilen televizyon gazetecileri, Sisi’nin darbe yaptığı gün askeri kostümlere bürünerek yeniden ortaya çıkıp şovlarını yaptı. Muhalefet, "teröristler" oldu -bugün Iraklı ve Lübnanlı siyasetçilerin genç siyasi rakipleri için söylediği gibi- ve yeni bir Mısır yaratabilecek yeni seçilmiş az sayıdaki devrimci, Tora cezaevinin karanlığına atılıverdi. 

Yüzlerce gözü kara Mısırlı erkek ve kadın bu ay Kahire’de eylemlerini yeniden yaratmaya cesaret ettiğinde, sokaktan koparıldı.

Peki Irak’taki yeni liderler kim? Bildiğimiz kadarıyla kimse değil. Bu yüzden kendi ülkelerine sahip çıkmak isteyen ve Irak'ı, ülkenin zenginliğini kötüye kullanmış, kendini beğenmiş bakanlardan geri almak için bir araya gelen yorgun ve yoksul kitlelere, güvenliğe risk teşkil eden bir güruh, anarşik bir ayaktakımı muamelesi yapılıyor (tabii ki  her zamanki "yabancı ajanların" emrinde) ve talepleri artık gerçek mermilerle vurularak karşılanmak zorunda.

Irak şu andaki devrime diğer Arap uluslarından daha fazla şehit -bu sayı 200 ve giderek artıyor- verdi. Ve şimdi onları bastırmak için milisler geldi; Kerbela’da öldürülen 18 Şii eylemci Şii milislerin kurbanı oldu- eylemlerin Batı’da çok reklamı yapılan İran kökeni hala net değil – bu, Irak’ın Amerikan işgaline karşı savaşıp ölmeye hazırlanmış olanların, her şeye rağmen Iraklıların yaptığı bir devrimi ezmek için aynı dinden olanları vurup öldürmeye hazır olduğunu kanıtlıyor.

Aynı durum, Lübnan’da daha az kanlı biçimde yaşanıyor, ancak çok daha fazla utanç potansiyeli taşıyor. 

Beyrut'un merkezinde yüzbinlerce eylemci, Seyid Hasan Nasrallah’a bağlı Hizbullah üyelerinin çeteleri tarafından saldırıya uğradığında bu belki de Lübnan’da bu cesur adamların -2000 yılında İsrail ordusunu ülkeden atan savaşçıların- yaptığı ilk gerçek anlamda utanç verici olan eylemdi. 
 

lübnan-protesto-reuters.jpg
(Reuters)


Güney'in "kahramanları" Beyrut'un yozlaşmış ve zengin yaşlı adamlarının yanında kendi siyasi gücünü korumak amacıyla Lübnanlı kardeşlerine saldırmaya hazırdı. Nasrallah, bu genç Lübnanlılar ve onlara katılan Filistinlilerle birlik olmalı ve "halkın" yanında kararlılıkla durmalıydı. Bu etkili ve tarihi bir siyasi eylem olabilirdi. 

Bunun yerine Nasrallah "iç savaş" uyarısında bulundu -Sedat’ların ve Mübarek’lerin ve diğer diktatörlerin, yoksullaştırılmış halklarını korkutmak için başvurduğu zoraki alternatif. Güç ve imtiyaz -onların gücü ve imtiyazı- eninde sonunda İsrail’in işgalci gücüne karşı savaşmış ve ölmüş kardeşlerinden daha önemliydi.

İnsafsızca da olsa şimdi sorulan soru, acaba Hizbullah ilk varoluşundan bu yana kurtuluştan ziyade kendini korumakla mı ilgiliydi?

Aynı kanıda değilim. Hizbullah Lübnan'da az da olsa bütünlüğü olan az sayıda milis gücünden biri. Ama Nasrallah kitlesine Lübnan'daki farklı mezheplere saldırmak yerine onlarla yan yana durmasını söylemedikçe, Hizbullah son birkaç günde yaşanan utancı silmekte zorlanacak. 

Devrimcilerin, özellikle de onların silahlı kollarının, halkın tamamını savunması beklenir, çürümüş bir orta sınıf iktidarının (ki içlerinde yabancı güçlerle ilişkisi olanlar illa ki vardır) askeri gücü olan yozlaşmış adamların emrine amade olması değil. Hizbullah -ve onun parlamento sözcüsü Nabih Berri tarafından (bittabi) kontrol edilen rüşvet yiyicisi müttefiki Emel örgütü- taktiklerini eleştiren Güney Lübnan'daki Şiilere mi çalışıyor? Ya da Suriye'ye? Ya da İran'a? İsrail saldırganlığına karşı duruşuyla haklı olarak efsaneleşmiş direniş hareketi "mukavemet"e ne oldu?   

Şu an, Beyrut protestocularının, liderlerinin kim olabileceğini tartıştığını biliyorum. Her zamanki mesele. Ülkenin dışından olanlar mücadelenin parçası değil. Lübnan'da gerçek bir siyasal devrimin entelektüel omurgası olabilecek olanlar -Avrupa'da ya da belki eski doğu Avrupa'da yaşayanlar- mezhepçilikten hiç de azade değil. 

Başka bir dünyada, başka bir çağda, "yeni" Lübnan'ın en karizmatik lideri olabilecek bir tane adam var: Dürzi lider Velid Canbolat. Cesur, kelimenin her anlamıyla karizmatik, gerçek bir entelektüel, doğuştan sosyalist (zamanının büyük bir kısmını Şuf dağlarındaki Muhtara'da bulunan muazzam şatosunda geçiriyor olsa da). Bir defasında kendisini dünyanın en büyük nihilisti olarak tanımlamıştım.

Ama Dürzi bir lider olarak Lübnan'ın yalnızca yüzde altısını temsil ediyor -görüyor musunuz, mezhepsel sistem ihtiraslarınızı nasıl da yüzdelerle belirliyor?- ve yeni Lübnan'da bir devrim lideri olarak, siyasi iktidarı halkı için değil de kendi mezhebi için istemekle suçlanması kaçınılmaz. 
 

lübnan afp-.jpg
(AFP)


Konfesyonalizmin asıl kanseri budur. Mezhepçilik hastalığını "tedavi" edemezsiniz. Bu Lübnan'ın trajedisi. Ama Lübnanlı protestocular mücadelesini sürdürecekse, liderlik şart. Bu olmazsa, bölünecek ve başaramayacaklar.

Hizbullah'ın ve Emel'in şu an yapmaya çalıştıkları bu. Protestocuların hakkından gelebilirlerse, kadın ve çocukları aralarından sıyırabilirlerse, gösterileri basit bir öfkeli kalabalığın kuru gürültüsüne dönüştürebilirlerse, Şiileri korkutup Beyrut'un ortasındaki kardeşlerinden uzaklaştırabilirlerse, işte o zaman yetkililer -ordunun bu ay gösterdiği takdiri hak eden itidalli duruşuna rağmen- şiddeti durdurma zorunluluğuyla karşı karşıya kalacak. Bu da Lübnan tarihinin kadim lanetini kırma yolundaki bir umut ışığının bir kez daha son bulması anlamına gelecek.  
Belki de Lübnan protestocularının yapması gereken bir an için mola verip telefonlarını Hollywood'dan küçük fikirler almak için kullanmak. Dr Jivago’nun film versiyonunda Moskova'daki bir gece kulübündeki alemcilerin, karla kaplı caddelerden içeriye dolan bando seslerini ve Bolşevik eylemcilerin marşını işitip sessizleştiği bir sahne vardır. Kulübün ziyaretçileri arasında Viktor Komarovsky de vardır, (Rod Steiger canlandırır) kendisi ne bir devrimci ne de entelektüeldir.

Komarovski, belki de filmdeki en ilginç ve en inandırıcı figürdür. Bu tehlikeli ve yozlaşmış kinik karakter, devrim, Rusya'yı nesiller boyunca yönetmiş Çarlık ordularını ezerken, burjuva iş adamlığından Bolşevik bakanlığına hiç çaba harcamadan evrilecektir. Ama gece kulübünde -Bolşeviklerin lidersizliğinin ve naifliğinin farkındadır- Komarovski pencereye doğru bakarak yüksek sesle şöyle der: "Devrimden sonra kesinlikle daha uyumlu söyleyecekler!"

Kulüpteki izleyiciler güler. Ardından göstericiler Çar'ın süvarileri tarafından kılıçtan geçirilir. 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

https://www.independent.co.uk/voices

Independent Türkçe için çeviren: Defne Sarıöz

© The Independent

DAHA FAZLA HABER OKU