Bir Fransız olarak ülkemin Roman Polanski ve Woody Allen gibi insanları bu derece korumasından utanç duyuyorum

Woody Allen’ın, oyuncularının MeToo hareketi sürecinde arkasında durmayı reddettikleri New York’ta Yağmurlu Bir Gün filmi Avrupa sinemalarında vizyona giriyor

Woody Allen'ın son filmi New York'ta Yağmurlu Bir Gün, Türkiye'de de 30 Ağustos Cuma günü vizyona girdi (Reuters)

Woody Allen’ın filmi New York’ta Yağmurlu Bir Gün (A Rainy Day in New York) bir süredir asla uluslararası bir başarı elde edemeyecek gibi görünüyordu. Kızı Dylan Farrow’un Allen’ı çocuk cinsel istismarıyla suçlamasının yeniden gündeme geldiği, MeToo hareketinin ilk yükseldiği dönemlerde film, kendi oyuncularının desteğini kaybetmişti. Amazon süregelen ihtilaf sırasında, bu yılın başlarında filmi rafa kaldırmış ve ABD’de hiçbir dağıtımcı şimdiye kadar filmi almamıştı. Selena Gomez filmden elde ettiği kazançtan fazlasını Time’s Up’a bağışlarken, oyuncu kadrosunda yer alan Timothée Chalamet, Rebecca Hall ve Griffin Newman da kazançlarını RAINN ve Time’s Up gibi derneklere bağışladı.

Mesaj net görünüyordu: Sanat önemlidir ama cinsel istismar suçlamaları da öyle ve yıldız oyuncular bu suçlamalar devam ettiği sürece Allen’la birlikte anılmak istemiyordu.

Elbette bu durum Avrupalı dağıtımcıların filmi almaya başlamasına kadar sürecekti. Şu an itibarıyla New York’da Yağmurlu Bir Gün’ün İtalya, Avusturya ve Almanya’da gösterime gireceği açıklandı – ve geçen çarşamba yapılan duyuruyla öğrendik ki – film 6 Eylül’de Fransa’da saygın Deauville Amerikan Film Festivali’nin açılış filmi olacak; bu onur daha önce Whiplash, Küçük Gün Işığım (Little Miss Sunshine) ve Maria Full of Grace filmlerine verilmişti. Filmin ayrıca Fransız sinemalarında eylülde gösterime girmesi planlandı.

Şu an ABD’de yaşayan bir Fransız – ve bu sayede MeToo hareketinin etkilerine Atlantik’in her iki kıyısında da şahit olmuş biri olarak – haberleri duyunca bir anda gözlerim devrildi ve varoluşsal bir korkuya kapıldım.

Mevzu erkeklerin korkunç şeylerle suçlanması olduğunda Fransa’nın geçmişi en iyimser ifadeyle karmaşık, özellikle de söz konusu erkekler kültürel alana önemli katkılarda bulunmuşsa. Hepimizin bildiği gibi Rosemary’nin Bebeği (Rosemary’s Baby), Piyanist (The Pianist) gibi büyük beğeni alan filmlerin yönetmeni Roman Polanski, 1977’de reşit olmayan biriyle cinsel ilişkiye girdiğini kabul etmiş, ABD’den kaçıp o zamandan beri yaşadığı Fransa’ya sığınmıştı. Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi (The Academy of Motion Picture Arts and Sciences) Polanski’yi Mayıs 2018’de üyelikten çıkardı. Polanski bu yıl nisanda konuyu mahkemeye taşıyarak hakimden üyeliğinin yenilenmesini talep etti; Akademi ise kararının arkasında durmaya devam etti.

Öte yandan Fransa’da ise Polanski sinemanın duayeni muamelesi görmeye devam ediyor. Filmleri Cannes Film Festivali’nde gösteriliyor. Büyük oyuncular bu filmlerde rol alıyor. İşleri düzenli olarak takdir ediliyor. Polanski’yi kurtarma çabaları yıllardır devam ediyor ve yavaşlayacağına dair de bir işaret ufukta görünmüyor.

 

 

Elbette bu durum MeToo hareketi Ekim 2017’de yaygınlaşmaya başladığından beri tatmin edici bir cevaba kavuşmayan bir soruya dayanıyor: Sanatçılar korkunç ithamlarla suçlandıklarında onların ürettikleri sanatı tüketmeye devam etmeli miyiz? Ve bu sanatçıların toplumsal bilincimizde var olmaya devam etmesine müsaade etmeli miyiz?

Bilmiyorum. Bu karmaşık bir soru ve ben de bu soruya çözüm bulmuş gibi davranmayacağım. Fransa bu soruyla son yıllarda 2003’de kız arkadaşı oyuncu Marie Trintignant’ı döverek öldürmekten hüküm giyen şarkıcı Bertrand Cantat’ın müziğe dönme girişimine karşı yenilenen bir hassasiyetle mücadele verdi. Pek çok kişi Cantat’ın yeniden şöhretin tadını çıkarmasını tahammül edilemez bulurken, kimileri de cezasını çektiğini ve her eski suçlu gibi faaliyetlerine devam etmeyi hak ettiğini savunuyordu. (Elbette Cantat’ın durumunda bu, Fransa’nın en seçkin kültürel yayınlarından birine kapak olmak anlamına geliyordu ki sıradan profesyonel faaliyetlerden kastın bu olduğu da tartışılır ama tabii kim bilir?)

Bildiğim tek bir şey var: Kamuoyu yargılaması berbat bir fikir olabilir ama biri suçunu kabul edip yabancı bir ülkeye kaçıp bir daha da mahkeme salonunun kapısından geçmediğinde elimizde başka ne seçenek kalıyor ki? Muhakkak ki insanlar istedikleri sanatsal ürünün tadını çıkarabilir ancak sanatı üretenlere her koşulda bir platform sağlanması gibi bir zorunluluk var mı? Hiç sanmıyorum ve her halükarda Fransa’nın da kendisini istismar suçlularına vadedilmiş topraklar olarak yeniden tanımlamaktan vazgeçmesini umuyorum.

Catherine Deneuve ve 99 kadın MeToo’ya karşı konum alan ortak imzalı bir açık mektup yayımladığından beri feminizme karşı belli Fransız klişeleri birer karşı atak olarak kullanılır ve çarpıtılır hale geldi. Size laf atılmasını istemiyor musunuz? Hadi ama bu kadar da frijit olmayın! Flörtleşmek suç değildir! Fransızlar bunu hep yapar! Sanki insanların daha fazla eşitlik ve saygı taleplerini susturmak biz Fransızlar’a özgü özgür düşünce yapısına sahip çıkmak için kaçınılmazmış gibi.

Ama asıl durum şu: Fransa’nın Allen ya da Polanski’ye yapılan suçlamalarla karşılaşan insanlara kültürel sığınma imkanı sunmayı tercih etmesi bir mesaj taşır. Bu, biz gerçeğe ulaşamayalım diye işleri beklemeye almanın bir yolu, bir dikkat dağıtma biçimidir. Gösterime giren her Woody Allen filmiyle, Cannes’da gösterilen her Roman Polanski yapımıyla her iki erkek de bir yandan en uygunsuz bölümünü halının altına süpürdükleri hikayelerini yazmaya devam etme olanağı buluyor.

MeToo ortalığı pek çok açıdan karıştırdı. Ama hepimiz kolektif bir biçimde iyi bir şey yapmaya çabalıyoruz. Hepimiz cinsel şiddetle karşılaştığını açıklayanlara biraz daha müşfik, biraz daha destekleyici bir biçimde kulak vermeye çabalıyoruz. Ahlaki standartlarımızı yukarı çekmek, daha adil bir dünya kurmak için çabalıyoruz. Ve Fransa’nın korkunç suçlarla itham edilen erkeklerin önüne kırmızı halı sermesi daha çok gürültüye sebep olurken, gerçekleri açığa çıkarma umudumuza balta vuruyor. Dikkatlerin bu erkeklerin üzerinden uzaklaşmasına sebep oluyor. Bence bu çok utanç verici, ülkemin bundan vazgeçmesini diliyorum.

Bu, Allen bir daha asla yeni bir film yapmamalı mı demek? Hayır. Söz konusu olan Allen'sa, bu kişinin bilmem kaçıncı filminin gün yüzü görüp görmeyeceğinden daha baskın sorunlarımız olduğu anlamına gelebilir. Bu asla demek değil. Şimdi sırası değil demek.

 

 

*Makale orijinal haline bağlı kalınarak çevrilmiştir. Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

https://www.independent.co.uk/voices

Independent Türkçe için çeviren: Sena Çenkoğlu

© The Independent

DAHA FAZLA HABER OKU