Afrika küresel güvenlik ve ekonomi siyasetinin neresinde?

Yusuf Kenan Küçük Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Yaklaşık iki ay önce (21 Mayıs) hayatını kaybeden Kenyalı yazar Binyavanga Wainaina 2006 yılında kaleme aldığı “Afrika hakkında nasıl yazı yazılır?” (How to write about Africa)* başlıklı makalesinde, Afrika’nın Batılı yazın ve medyada belli önyargılarla yansıtılmasını ironi temelli harikulade bir anlatımla ortaya koymuştu.  

Çağdaş Afrika edebiyatında iz bırakan ve saygın “Caine Edebiyat Ödülü” sahibi Wainaina’nın bu makalesi esasen Afrika’ya ilişkin olumsuz olduğu kadar yanlış algılara da dikkat çekiyor.

Buradan hareketle bizi Afrika’nın küresel siyaset ve ekonomide, dahası, Afrika’ya ilgi duyan güçlerin gündemlerinde dahi neden marjinal olarak görüldüğünü sorgulamaya yönlendiriyor. 

Afrika ülkeleri ve halklarının, bu konuda dış dünyadan hiç de az olmayan sorumlulukları başka bir yazının konusu olmakla birlikte, kıtanın ikincil önemde görülmesinin tarihi arka plan, küresel güvenlik ve ekonomiyle bağlantılı nedenleri bulunuyor. 

Köle ticareti ve sömürgeciliğin mirası

Afrika, 19. yüzyıla kadar dört asır köle ticaretine maruz kalan ve milyonlarca insanını okyanuslarda veya dünyanın farklı bölgelerindeki plantasyonlarda kaybetmiş bir coğrafya. Köle ticaretinin yasaklanmasına dair 18. yüzyılın son çeyreğinde başlayan tartışmalar, bu insanlık dışı uygulamanın sonlandırılmasına kapı aralamakla birlikte, Afrika’ya ve Afrika halklarına bakış açısındaki ahlaki sorunu ortaya koyuyordu. Zira köle ticaretini savunanlar Afrika’nın “vahşi ve geri kalmış” olduğunu, dolayısıyla Amerika kıtasına taşınan her bir kölenin esasen “kurtarıldığını” iddia ediyordu. Köle ticareti karşıtları ise, “uygarlaşmamış” olan Afrikalıların daha fazla acı çekmemeleri için hem köle tacirlerinin elinden hem “kendilerinden” kurtarılması gerektiğini, bunun için de kıtada “üç C” olarak adlandırılan ticaret, uygarlık ve Hristiyanlık (Commerce, Civilization, Christianity) politika bileşeninin uygulanmasını savunuyorlardı. 

Görüldüğü üzere her iki grup da Afrika’nın “geri kalmışlığı” görüşünde hemfikirdi. Ancak burada asıl önemli nokta, kaderleri belirlenmekte olan Afrikalıların, Avrupa’da gerçekleşen sözkonusu tartışmalardan haberlerinin dahi olmamasıydı. Dolayısıyla Afrika bu tartışmalarla, günümüzde de süregiden kıta dışı güçlerin çıkarları ve gündemleri temelinde tanımlanma ve uluslararası ilişkilerin nesnesi olma sarmalına girmiş oluyordu.  

Afrika halklarını ve kültürünü daha alt düzeyde gören ve kendisine “medenileştirme misyonu” biçen bu bakış açısı sömürgeciliğin de nedenleri arasında bulunuyor. Çünkü özellikle Sahra-altı Afrika, Avrupalılar tarafından keşfedilen (!), haritası çıkarılan, paylaşılan ve bu paylaşımın sınırları üzerinde ülkelerin kurulduğu bir kıta mahiyetinde. Dolayısıyla, kıta dışındaki devletlerin hafızalarında ve yönetici elitlerin zihinlerinde Afrika, dış güçler tarafından şekillendirilmiş bir bölge olarak tasavvur ediliyor. 

Buna bağlı olarak Afrika, “kuzey” olarak adlandırılan gelişmiş ülkelerce, kıtayla angajmanları başladıkları tarihten bu yana tâli önem ve önceliğe sahip addediliyor. Özellikle sömürgecilik döneminde Avrupa ülkelerinin kıta üzerinde aralarındaki hemen tüm ihtilafları uzlaşı veya karşılıklı tavizlerle, nadiren küçük çatışmalarla, ama her halükarda bu ihtilafları Avrupa’ya taşımaksızın çözme yoluna gittiğini biliyoruz. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda Afrika, bahse konu savaşların neredeyse tüm cephelerinde savaşmak üzere askerlerin toplandığı bir havza olarak görüldü. İkinci Dünya Savaşı’nda sömürge toprakları üzerinde İngiltere, Almanya ve İtalya arasındaki çatışmalar, savaşın sonucu üzerinde belirleyici olmazken, Kuzey Afrika cephesi Müttefikler ile Mihver devletlerinin savaş meydanı niteliğiyle kaldı. 

Takip eden Soğuk Savaş döneminde Doğu ve Batı Blokları Afrika ülkeleri içerisindeki fraksiyonlara kendi ideoloji ve çıkarları temelinde destek verme yoluna gittiler. Söz konusu destek çerçevesinde şekillenen vekalet savaşlarının ana hedefi, bağımsızlığını yeni kazanmış veya bağımsızlık yolundaki Afrika ülkelerini kendi blokuna çekme gayretiydi. Bu minvalde 1977-1978 yıllarında Etiyopya ile Somali arasındaki Ogaden Savaşı’nda olduğu gibi küresel güçlerin çıkarları doğrultusunda rahatlıkla taraf değiştirme yoluna gidebildiklerini de görüyoruz. 

Soğuk Savaş sonrasında BM ve Afrika Birliği barışı koruma misyonları haricinde kıtaya dışardan yapılan tek taraflı askeri müdahaleler (ABD’nin Somali (1992), İngiltere’nin Sierra Leone (2000) Fransa’nın Mali (2012-2014) ve Orta Afrika Cumhuriyeti (2013-2016)), cüretkar da olsa önemsiz görüldü ve öyle görülmeye devam ediyor. Zira bu müdahaleleri gerçekleştiren aktörlerin karşısına kıta içi veya dışından başka güç/güçler çıkmadı. Bunda Afrika’nın ekonomik ve siyasi güç merkezlerinden uzak olmasının etkisi büyük olduğu yadsınamaz bir gerçek. 

Ayrıca, Mısır’dan Cape Town’a kadar kıtanın doğusuna hakim olan İngiltere ile, 1912 yılına kadar Osmanlı Devleti hakimiyetindeki Libya hariç Kuzey ve Batı Afrika ile Sahel bölgesini kontrol eden Fransa arasında eski sömürgelerine ait konularda bir centilmenler anlaşması olduğu anlaşılıyor. Yazılı olmayan bu mutabakat çerçevesinde her iki ülke, yekdiğerinin eski sömürgelerinde inisiyatifi diğerine bırakıyor. Örneğin, Mali’deki bir darbe girişiminde İngiltere, herhangi bir tavır almadan önce Fransa’nın bu konuda yapacağı açıklamayı, dolayısıyla tutumunun netleşmesini bekliyor. Kıtada eski sömürgeci güçler arasında var olan mezkur statükonun bozulmasına yönelik girişimlere de sıcak bakılmıyor. Bu çerçevede Türkiye’nin aktif Somali politikası İngiltere’yi, Rusya’nın Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki angajmanları da Fransa’yı rahatsız edebiliyor.

Öte yandan, kıta dışı aktörler tarafından özellikle Sahra-altı Afrika’daki ihtilafların kıta dışına yayılma riskinin düşük olduğu değerlendiriliyor. Güney Afrika Cumhuriyeti müstesna, Sahra-altı Afrika ülkelerinin askeri güçlerinin düşük olması ve sınır ötesi askeri müdahale (balistik füze gibi) kapasitelerinin bulunmaması, Afrika’yı kıta dışı aktörler için risksiz kılıyor. Dolayısıyla kıtadaki hiçbir ülke; İran, Pakistan veya Kuzey Kore gibi küresel güvenlik siyasetinin odak noktası haline gel(e)miyor. 

Burada, uluslararası örgütler bağlamında oy havuzu olarak düşünülen ve işin daha kötüsü kendilerini gönüllü olarak o noktada konumlandıran ve bazıları itibariyle sırtını yaslayabileceği bir dış güç arayışında olan Afrika ülkelerinin, daha doğrusu Afrikalı liderlerin sorumluluklarını da göz ardı etmemek gerekiyor. Örneğin, Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti ülkedeki asayiş zafiyeti üzerine (göstermelik BM kararından sonra) Fransa’dan askeri müdahale talep ederken, Çad lideri İdris Deby, yine Fransa’dan ülkedeki “isyancılara” karşı hava saldırısı düzenlemesini rica edebiliyor. Bu tutumlar, Afrika ülkeleriyle ilişkilerini lider endeksli ve gri alanlarda yürütmeyi yeğleyen Fransa’nın, uluslararası hukuk açısından sorunlu bahse konu müdahaleleri için asgari düzeyde de olsa meşruiyet sağlamış oluyor.

Kalkınma düzeyi farklılıkları

BM, En Az Gelişmiş Ülkeler (EAGÜ) sınıflandırması içerisindeki 47 ülkeden 33’ü Afrika’dan. Başta EAGÜ’ler olmak üzere neredeyse tüm Afrika ülkelerinin gelişmiş ülkeler tarafından ekonomik ilişkilerde egemen ve eşit muhataplar olarak saygı gördüğünü söylemek zor. Afrika ülkeleriyle yeraltı zenginliği ve doğal kaynaklara dayalı olmayan ticaret, “yardım” olarak değerlendirilebiliyor. 

Örneğin, ABD’nin Afrika ülkeleriyle ticaretindeki en önemli düzenleme olan ve 2000 yılından bu yana yürürlükte bulunan “Afrika Büyüme ve Fırsatlar Kanunu”nun (African Growth and Opportunity Act - AGOA) hedefleri arasında “Kıtada ekonomik büyümeyi teşvik” ve “Sahra-altı Afrika’nın küresel ekonomiye entegrastonu” sayılmakta ve AGOA’dan “yararlanabilmek” için Afrika ülkelerinin hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygılı olmaları ve ekonomilerini liberalleştirmeleri “şartlarını yerine getirmeleri” isteniyor. 

AB’nin Afrika ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini düzenleyen Cotonou Anlaşması da “Kıtada yoksulluğun azaltılması”nın yanı sıra Afrika ülkelerinde “Ekonomik, kültüre ve sosyal kalkınmayı, demokratik siyasi iklimin geliştirilmesini” hedefliyor. Bu şartları haiz metinlerin eşitler arasında yapılmış muahedeler olmadığı aşikar. 

Ölçek sorunu

Siyaseten olduğu gibi ekonomik olarak da kıta ülkeleri, geleneksel ve yükselen ticari ortakları için vazgeçilmez bulunmuyor. Çünkü Dünya Bankası 2018 verilerine göre tek başına Kanada’nın GSYİH’si (1,70 trilyon Dolar), 49 Sahra-altı Afrika ülkesinin toplamından (1,69 trilyon Dolar) daha büyük. 

Ticarette de benzer bir durum söz konusu. Örneğin; TÜİK verilerine göre 2018 yılında Türkiye’nin Sahra-altı Afrika’daki 49 ülkeyle olan ticaret hacmi 7.4 milyar Dolar olarak gerçekleşti. Bu rakam Türkiye’nin toplam dış ticaretinin yüzde 2’sinden az. Halbuki aynı dönemde Türkiye’nin sadece Hollanda ile olan ticaret hacminin 8 milyar Dolar’ın üzerinde olduğunu biliyoruz. 

Benzer şekilde Afrika’nın geleneksel ve yükselen ortaklarının dış ticaretinde Sahra-altı Afrika ülkelerinin payının, Hindistan istisnası dışında ortalama yüzde 2.2 düzeyinde kaldığı, ayrıca hidrokarbon ve doğal madenlere dayalı olarak Nijerya ve Angola gibi belli ülkelerde yoğunlaştığı dikkat çekiyor. Bu nedenle, Sahra-altı Afrika ülkeleriyle ekonomik ilişkiler gelişmiş ülkelerin ticari ortaklar sepetinde önemli bir yer işgal etmiyor. 

 

afrika grafik 1.jpeg
Kaynak: Trademap.org

 

afrika grafik 2.jpeg
Kaynak: Trademap.org

 

Sonuç itibariyle, kıta dışı aktörlerin Afrikalı muhataplarıyla eşitler arası bir işbirliği tesis etme anlayışından ziyade, ekonomik çıkarlarını garanti altına almaya ve kendilerini etkileme potansiyeli dolayısıyla; yasadışı göç, terörizm ve salgın hastalıklara odaklandıklarını belirtmek gerekiyor. 

Afrika’nın kıta dışı aktörler nazarındaki hak etmediği bu konumunun değişebilmesi için, sömürgecilik döneminden kalma önyargıların bir kenara bırakılarak, kıta ülkelerinin uluslararası toplumun egemen, eşit ve saygın üyeleri olarak addedilmeli.

Diğer taraftan, Afrika’nın bugün yüzleşmekte olduğu sorunların ortaya çıkması ve kronikleşmesinde payları bulunan aktörlerin, bu sorunların çözümünde sorumluluk bilinciyle hareket etmeleri önem arz ediyor.

Sözkonusu ülkelerin ayrıca, kıta kaynaklı olup kendilerine yönelebilecek tehditlere karşı önlem almaları en doğal hakları olmakla birlikte, bunu yaparken Afrika ülkelerinin egemenlik, Afrika halklarının da hayat ve onurlu yaşam haklarına saygı yükümlülüklerinden taviz vermemeleri bekleniyor. Bahse konu adımların sadece mütevazi bir başlangıç olabileceği gerçeğinin de unutulmaması gerekiyor. 

 

 

* https://granta.com/how-to-write-about-africa/

 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU