Seçim sonrası Türkiye, Suriye ve Kürtler

Prof. Dr. Fuat Keyman Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Seçim sonrası Türkiye’de gerek iç siyaset gerek dış politika alanları ciddi gelişmelere, meydan okumalara ve kamusal tartışmalara sahne oluyor.

İç siyasetten başlayalım.

Seçim yorgunu Türkiye, siyaset yorgunu değil. 

Daha seçim sonuçlarını tartışma fırsatına sahip olmadan, iç siyasette, özellikle iktidar ve AK Parti alanında ciddi gelişmelerin yaşanacağı gördük. Bir taraftan “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” üzerine tartışmaların başlaması; diğer taraftan da özellikle Abdullah Gül-Ali Babacan ekseninde, Babacan’ın AK Parti’den istifa etmesiyle ciddileşen “yeni parti” kurma olasılığının güçlenmesi siyasette yaz rehavetinin olmayacağını bize gösterdi. 

Muhafazakar alanda siyasetin ve siyasi tartışmanın, “Türkiye için yeni parti-yeni öykü” tartışmalarıyla giderek canlanacağını söyleyebiliriz.

Benzer hamlelerin ve girişimlerin, Türkiye nüfusunun yüzde 40’nın yaşadığı ilk 7 büyük kentin 6’sında yerel yönetimleri kazanan, İstanbul-Ankara-İzmir’de yeni belediye başkanlarıyla olumlu ve dinamik bir hava kazanan CHP ve Millet ittifakı alanında da yaşanmaya başlandı.

Artık “güçlü hükümet - zayıf muhalefet ekseni”nde siyasetin ve toplum yönetiminin şekillendiği bir Türkiye tablosu karşımızda yok. Tam tersine, “nicelik olarak güçlü ama yönetim-sistem sorunu yaşayan hükümet - nitelik olarak güçlenen ve dinamik muhalefet ekseni”nde siyasetin şekillendiği Türkiye tablosuyla karşı karşıyayız.

Son dönemdeki gelişmeler ve seçim sonuçları, muhalefet alanında aktör olarak güçlendiğini ve dinamik bir hareket tarzına ve söyleme sahip olduğunu gösteriyor.  

Türkiye’nin, tek bir aktörle, tek bir partiyle, tek bir ittifakla yönetilebilecek ya da analiz edilebilecek bir ülke olmadığı gerçeğini bir kere daha gördük.

Dahası, Türkiye, ne Suriye ya da Irak gibi, ne de Rusya ya da Çin gibi bir ülke. Aksine, Türkiye, karmaşık, dinamik, kentleşen, orta sınıflaşan, jeopolitik ve jeostratejik olarak bölgesel güç-kilit ülke konumunda olan, güçlenmesinden korkulan ama kaybedilmek de istenmeyen önemli bir ülke. 

Doğru, kutuplaşmış ve kimlikler ekseninde bölünmüş bir toplumsal oluşum.

Ama aynı zamanda, bu sorunlardan çıkma temelinde özellikle seçimler yoluyla doğru hamleleri ve mesajları da verebilen bir ülke de.

Seçim sonrası Türkiye, 15 Temmuz darbe girişimine tüm kimlikleriyle hayır; hendek savaşlarına ve teröre dur diyen; bugün, kutuplaşma değil birlikte yaşama, siyasiler arası işbirliği ve normale dönme isteyen ve bu isteğini de seçimler yoluyla başta yöneticiler olmak üzere tüm siyasi aktörlere mesaj olarak veren bir ülke.

Bu mesaj, iç siyasetteki yaşanmaya başlanan gelişmelerin itici gücü olmuştur.

Bununla birlikte, seçim sonrası Türkiye’de, dış politika alanında beklediğimiz meydan okumalarının hızla yaşama geçtiğini gördük.  

S-400 sorunu, Suriye ve geleceği tartışması, Doğu Akdeniz sorunu: Bu üç meydan okuma hızla gündeme oturdu.

Amerika S-400 sorununda; Avrupa Birliği ise Doğu Akdeniz sorununda Türkiye’ye yaptırım uygulamaya hazırlanıyor.

Suriye’de durum çatışma-sonrası döneme doğru ilerliyor; bu bağlamda Suriye’nin geleceği ve Kürtlerin rolü ve yeri sorusunu giderek Türkiye için ciddi bir meydan okumaya dönüşüyor.

Seçim sonrası Amerika ve AB’de yaptığım temaslarda, ilginç bir şekilde, bu aktörlerin büyük ölçüde S-400 ve Doğu Akdeniz sorunlarına odaklandıklarını, seçim sonuçlarının olumlu havasıyla birincil derecede ilgilenmediklerini gördüm.

Uluslararası ilişkiler Amerika ve AB için çıkar ve güç alanı. Demokrasi ikincil planda geliyor.    

Amerika ve AB, Türkiye’yi Rusya’ya kaybetmek istemiyor; ama Türkiye ile ilişkilerini düzeltmek için de adım atmıyor. 

Aksine, Türkiye’yi cezalandırarak caydırma yolunu tercih ediyorlar.  Bu nedenle de iç siyasetteki ilginç gelişmeler ile yeterince ilgilenmiyorlar.

Türkiye, S-400 konusunda Rusya ile işbirliği içinde ama aynı Rusya, gerek Doğu Akdeniz sorununda, gerekse de Suriye’nin geleceği ve Kürtler konusunda Türkiye’nin yanında yer almıyor, hatta Türkiye karşısında bir konumu tercih ediyor.

Bu nedenle, seçim sonrası Türkiye’de iç siyasetteki (olumlu) ilginç gelişmeler ile dış siyasetteki meydan okumalar ve dışlama-caydırma temelli girişimler eş zamanlı ortaya çıkıyor.

Türkiye’nin dışarıda yalnızlaştırıldığı ve dışlandığı dış politika girişimlerine karşı güçlü yanıt verirken, aynı zamanda içerde yaşanan değişim taleplerine de yanıt vermesi gerekiyor.

Dış politika ile iç siyasetin bağlantısı da bu yanıtın ne olacağını ve nasıl verileceğini kritik konuma getiriyor. 

Tam da bu noktada, Suriye’nin geleceği ve Kürtlerin rolü sorusunun Türkiye için önemi ve yararı ortaya çıkıyor.

Seçim sonrası Türkiye’de, Öcalan’ın ilk mektubunda yaptığı “Türkiye’nin hassasiyetlerine saygı gösterme ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü tanıma” vurgusuna dayalı bir “Türkiye-Suriye-Kürtler tartışmasının” yapılmasının önemli ve faydalı olduğunu düşünüyorum.

Bu noktada şu saptamaları yapabiliriz:

1) AB Çatışma Çözümü masasının yaptığı çalışmalar, Türkiye’nin Suriye ve Kürtler ile iyi ilişkisinin sadece kendisi için değil, Suriye’nin geleceği, bütünlüğü ve normalleşme için de önemli olduğunu söylemektedir. Türkiye-Kürtler ilişkisinin olumlu olması Kürtlerin demokrasi hattında kalmasını sağlarken, Türkiye’nin olumsuz yaklaşımı Kürtleri Esad rejimine itmekte, bu da demokrasi ve normalleşme yerine otoriter yapının güçlenmesini getirecektir

2) Kendi ulusal ve insani güvenliği noktasında güvenli bir Türkiye, dolayısıyla Türkiye’nin hassasiyetlerine saygı gösterme ve bu saygıyı uygulamaya sokmak, Türkiye’nin Suriye ve Kürtler tartışmasına olumlu ve yapıcı katılımını sağlamanın ön koşuludur;

3) Gerek güvenli bölge tartışmalarının bir sonuç vermesi için, gerekse de Suriye’nin geleceği için kilit öneme sahip anayasanın hazırlanması ve uygulamaya sokulmasında, Türkiye’nin hassasiyetleri ve Suriye’nin bütünlüğü üzerine inandırıcı adımların atılması gerekir;

4) Türkiye, Suriye ve Kürtler ekseninde olumlu ve sorun çözücü yaklaşımı böyle bir noktada atabilir, bu da Türkiye için yararlı olacaktır;

5) Türkiye, Suriye’den başlayacak çatışma sonrası sorun çözücü ve uzlaşma sürecinde başarılı olmak için, kendi evinde de Kürtlerle ilişkisinde “normalleşme” ve “eşit vatandaşlık” temelinde yeni bir süreci başlatabilir;

6) Kürtleri ötekileştirme ve HDP’yi dışlama Türkiye’de kutuplaşmayı güçlendiriyor, siyasi ve toplumsal iklimin bozuyor, ve devlet-toplum/birey kopukluğu ve güvensizliği sorunlarını derinleştiriyor;

7) Dahası, son dönem yapılan seçimler, Kürtlerin bir seçmen olarak, HDP’nin de bir siyasi parti olarak önemli ve kilit bir aktör olduğunu ortaya çıkarttı. Kürtler, bir seçmen olarak, oylarını, sadece bu seçimde değil, 16 Nisan referandumundan beri, normalleşmeye dönmek ve eşit vatandaş olmak istekleri temelinde verdiler;

8) Kürtler, PKK’ya ne hendek çatışmaları, ne de sonrası dönemdeki eylemleri için destek verdiler. PKK, Türkiye içinde şiddet ve terör ile bir yere varamayacağını anlamalı, silah ile konuşma dönemini bitirmeli ve silahlarını ve çatışmayı bırakmalı. Bu, HDP’nin de önünü açacak, HDP’yi tekrardan siyasi aktör konumuna getirecektir;

Bu bağlamda, eş zamanlı olarak, Suriye meselesinde yapıcı ve sorun çözücü; iç siyasette normalleşme ve eşit vatandaşlık dilini güçlendirici adımların atılmasının, Türkiye’yi iç ve dış politika alanlarında rahatlatacağını ve bölgesel ve küresel düzlemde stratejik konum olarak güçlendireceğini söyleyebiliriz.

S-400-Suriye-Doğu Akdeniz denkleminde sıkıştırılan Türkiye’nin, bu denklemi bozmasının anahtarı da Suriye ve Kürtler noktasında olumlu adımlar atılmasında yatmaktadır.

 

* Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU