Ortadoğu halklarının içi bir konuda rahat olsun: Artık kendi otokrat liderleri dünyada bir anomali değil

İran lideri Hasan Ruhani, Donald Trump konusunda kesinlikle haklı. Boris Johnson için neler söyleyeceği merak konusu

Fotoğraf: The Independent

İran devlet başkanı Hasan Ruhani salı günü bir şeyi doğru anladı. Beyaz Saray “zeka özründen muzdarip ve bununla ne yapacağını bilmiyor” dedi.

Donald Trump’ın yeni yaptırımları Ruhani’nin dediği kadar “taşkın ve aptalca” olmayabilir ama bugün Amerikan başkanının muhakeme yoksunluğunun aşikar olduğu bir aşamaya geldik.  Bu, son kırk yılda İran liderlerinin söylediği saçmalıkların sonunda kulağa net ve kesinlikle doğru geldiği bir dönemin – korkarım yaşadığımız dönemin – bir göstergesi. Trump bir kaçık, kafadan kontak, uçuk ve kesinlikle deli.

Ruhani aklı başında bir adam, lakin zamanında çatlağın teki olan ve İran’ın ödediği bedellere kıs kıs gülen eski cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad gibi adamları dinlerdik. Bir süreden sonra “Büyük Şeytan”dan bahsetmek hala bir parça sıkıcı gelebilir. Ancak Albay Kaddafi’nin bazı özelliklerini taşıyan Trump, şimdilerdeyse Ahmedinejad’ı çağrıştırıyor. Trump’ın söylemediği tek şey -Ahmedinejad'ın iddia ettiği gibi- Birleşmiş Milletler’de (BM) hitap ederken başına mübarek bir bulutun dolaştığıdır.

Durun bir dakika! Ona da sıra gelecek. Tanrı’nın işi, Evanjelist Cumhuriyetçilerin beyinlerinde önemli bir yer tutar. Hele de Trump şimdi Ortadoğu’nun herhangi bir diktatörü kadar kaçık olabileceğini de kanıtlamışken.

Başkanlığının ilk dönemlerinde bir İrlanda radyosunda katıldığım bir röportajda Trump’ın “deli” olduğunu söylediğimi bile hatırlıyorum. O günlerde bu sözlerim biraz fazla provokatif bulunmuş ve röportajı yapan kişi “Yani Bob, bunu söyleyecek tıbbi niteliklere sahip değilsin” gibi bir şeyler homurdanmıştı. Bugün farklı olansa, elbette, Beyaz Saray’ın bir tımarhane olduğunu artık tüm dünyanın bilmesi (Bu arada İrlandalı meslektaşıma cevabım, Trump’ın son derece aklı başında olduğunu iddia etseydim, doktor olmadığım halde bunu söyleyip söyleyemeyeceğimi sorgulamayacağıydı).

Her neyse. Bir de Filistinliler’e bir devlet yerine para vermeye çalışan Jared Kushner’ımız var. Belli ki Arap Körfezi’nin otokratları Bahreyn hamlesinde hala onu destekliyor. Batı’nın Ortadoğu’daki en büyük fiyaskolarından biri olan Tony Blair’in garip bir biçimde aşırı özgüvene sahip Kushner’a Filistinlilerin 50 milyar dolarlık “Refah için Barış” planının yanında bir de devletlerinin olması gerektiği aklını vermeye çalıştığını görmek, Kushner’in “meseleler” ve “olumsuzluk” hakkındaki gülünç refah imarcısı söylemiyle ancak bu kadar örtüşürdü.

Aslına bakarsanız İsraillilerin Batı Şeria’da gerçekleştirdiği modern tarihin en uzun süren yabancı işgali, -İsrail’in sömürgeci yayılma projesi uğruna muazzam boyutta refah hırsızlığı yapılması gibi- pek çok “olumsuzluğa” yol açan birtakım “meseleleri” ortaya döküveriyor.

Gerçekten de bazen bu tuhaf olaylar zincirinin -İran’ın 120 milyon dolarlık Amerikan insansız hava aracını vurmasını hatırlatmama gerek yok- Batı’da, yani yalnızca Amerika’da değil, aynı zamanda Avrupa’da da muazzam bir akıl ve kabiliyet çöküşüyle mi başladığını merak ediyorum.

Bunun gerçekleşmesi için pek çok sebep var ama bir yandan da hepimizin bir şekilde fazlasıyla cepte gördüğümüz kendi demokrasilerimize biraz fazla güvendiğimizi de düşünüyorum. Kendime sorup duruyorum; Boris Johnson gibi aşağılık biri, hele de dışişleri bakanlığı kariyeri Ortadoğu’ya dair muhakeme hatalarıyla doluyken nasıl olur da İngiltere’nin sonraki başbakanı olabilecek noktaya gelebilir?

İrlanda’nın en başarılı iki gazeteci ve yorumcusunu okumak büyüleyici oluyor. Çünkü çoğunlukla İngiltere’deki Brexit tartışmasında bir şekilde hep eksik kalan tazeliği tamamlıyorlar. Örneğin geçen hafta, çağımızın en iyi vakanüvislerinden -The Irish Times’ın Filozof Kral’ı- Fintan O’Toole ile birlikteydik. O’Toole şöyle söylüyor: “Yalanlar sinek olsaydı, etrafında öyle bir kalabalık toplanırdı ki Boris Johnson görünmez olurdu” ve Johnson’ın sesi “o kalabalığın fasılasız, sağır eden vızıltısı arasında kaybolurdu.”

O’Toole “sıradan politik yalancılık” (kaçınma, lafı dolandırma, ihmal, gerçeğin bir kısmını saklama) ve “bir de Johnson tarzı yalancılık (arsız, ağız dolusu, küstahça)” olduğunu söyledi. Köşe yazarı, ilk türden politik yalancılardan sıkılan İngilizler’in “Johnson’ın peşin sahtekarlığını epey ferahlatıcı bulacaklarını” belirtiyor.

Bir de okurlara büyük siyasi partilerin de kalıcı hayat sigortaları olmadığını – Gladstone’un eski Liberal Parti’si yerini İşçi Partisi’ne bırakmış, aşağı yukarı aynı dönemde Sinn Finn de İrish Home Rule Party’i silip atmıştı- hatırlatan ekonomist, yazar David McWilliams var. McWilliams şöyle diyor:

“Muhafazakar Parti’deki liderlik tartışmasını izliyorum da, bir sonraki Muhafazakar başbakan aynı zamanda son da olabilir. Gerçekten de ileriye baktığımızda İngiltere’nin bir sonraki başbakanı muhtemelen İngiltere’nin son başbakanı olacak.”

Ah! Belki de McWilliams ABD’deki Cumhuriyetçi ve Demokrat partilerin nasıl sonsuza dek yaşayamayacağını da tartışmalıydı.

Belki de Britanya’daki komik operayla Amerika’daki daha tehlikeli Vahşi Batı şovunu bu kadar benzer kılan, iki ülkedeki liderlerin de ülkelerini “yeniden muhteşem” yapmakla verdikleri zarardır. Belki de bu aralar, Almanya’nın muhteşemliğini “iade edeceği” ve “yabancıların olmadığı” bir geleceği güvence altına alacağını tekrar eden her taahhüdüne endişeyle yaklaştığım, şöhreti kötü bir Alman diktatörünün hayatının ilk cildini – Volker Ullrich’den muhteşem bir akademik eser – okumayı henüz bitirdiğimdendir.

Elbette komik bıyıklı, eski onbaşı küçük Avusturyalı ile Trump veya Johnson’u aynı kefeye koymuyorum. Ancak Weimar Cumhuriyeti’nin çöküşü öncesindeki Alman siyasetinde Nazilerin cenahta, kamu alacakları ve gizli anlaşmalardan oluşan bir paralel yalancılıkla “eski moda” demokrasilere karşı aynı sinizm hakimdi.

İngiltere’de ya da Amerika’da bir Weimar vakasına yaklaşmıyoruz elbette. Ya da İtalya’da... Ya da Macaristan’da... Ya da Polonya’da... (Gerçi son ikisinden çok da emin değilim.) Ama en azından, aynı saldırgan yalanlara sığınan kendi zavallı otokratlarının dünyanın diğer güçleriyle artık tamamen ayrı telden çalmadığını görmek, Ortadoğu halklarının gönlüne belki biraz su serpecektir. 

Harvard Tıp Fakültesi’nden emekli psikiyatri profesörü Dr. Lance Dodes yakın zamanda Trump’ın sağlık durumunu “tehlikeli sosyopatik bozukluk” olarak tanımladı.

Ben, Beyrut’ta yaşayan tanınmış bir İslam tarihi uzmanının ABD başkanına verdiği tepkiyi tercih ediyorum. Geçen gün konuştuğumuzda bana “Karım ve ben CNN’den hep nefret etmişizdir” dedi. “Ama Trump başkan olduğundan beri her sabah kalkıp CNN izleyerek kahvaltı yapıyoruz. Kendime engel olamıyorum, izlemek zorundayım. Bağımlılık yapıyor.”


 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

https://www.independent.co.uk/voices

Independent Türkçe için çeviren: Sena Çenkoğlu

© The Independent

DAHA FAZLA HABER OKU