Hillary Clinton’a karşı Donald Trump’ı desteklemekte haklı mıydım? Kesinlikle

Trump’ın beklenmedik zaferi Demokrat Parti içerisinde bir radikalleşme sürecini tetikledi -ki bu süreç şu an bizim tek umudumuz

Fotoğraf: The Independent

Son birkaç yıldır arkadaşlarım (ve “arkadaşlarım”) Hillary Clinton karşısında Donald Trump’a verdiğim desteğin hala arkasında mıyım yoksa feci şekilde yanılmış olduğumu artık kabul ediyor muyum diye sorup duruyorlar. Cevabımı tahmin etmek zor değil: Sözlerimin arkasında olmakla kalmadığım gibi, geçen yıl yaşananların tercihimi tamamen doğruladığını da düşünüyorum. Neden mi?

Yuval Harari’nin Homo Deus’da belirttiği gibi, halk ancak diğer çoğu seçmenle temel bir bağ kurabildiğinde kendisini demokratik seçimlere bağlı hisseder. Diğer seçmenlerin deneyimi bana yabancıysa ve onların benim hislerim ve yaşamsal ihtiyaçlarımı anlayamadığını düşünüyorsam, benim yüz katım oy almış olsalar da sonucu kabul etmem için tek bir sebep bile yoktur. Demokratik seçimler, halihazırda temel meselelerde hemfikir olan insanlar arasındaki anlaşmazlıkları çözüme ulaştırmak için kullanılabilecek bir yöntemdir. Bu temel mutabakat sarsıldığında elimizde yalnızca pazarlık ya da (iç) savaş seçeneği kalır. Ortadoğu’daki çatışmaların seçimlerle değil yalnızca savaş ve pazarlıkla çözülebilmesinin sebebi de tam olarak budur.

Peki bu, ABD siyasetindeki büyüyen temel mutabakat eksikliğine nasıl uygulanabilir? Durumu karmaşıklaştıran şey, patlak veren iki farklı anlaşmazlık olması: Önce Trump popülist sağın kurmuş olduğu düzeni bozdu; ardından da Demokratlar (Sanders ve diğerleri) onu soldan bozdu. Bu iki kopuş simetrik değil. Trump’la liberal kurumlar arasındaki çekişme, aynı küresel kapitalizmin içindeki kültürel-ideolojik bir çatışmadır. Oysa sol, bu küresel kapitalist düzenin kendisini sorgulamaya başladı.

Bu yüzden, bugün tek gerçek mücadele Demokrat Parti’nin kendi içinde veriliyor.

Trump yüzünden paniğe kapılan liberaller, başkanın kazanacağı zaferin gerçek bir sol ortaya çıkaracak bir süreci başlatabileceği fikrini es geçti. Argümanları basitçe, Hitler’in iktidara gelişiyle yaptıkları karşılaştırmadan ibaretti. Pek çok Alman Komünist, Nazilerin iktidara gelişini radikal sol için bir şans olarak  görmüştü (“artık saflar netleşti, demokratik illüzyonlar ortadan kalktı ve biz gerçek düşmanla karşı karşıyayız”). Ama bildiğimiz gibi bu görüşleri felakete yol açan bir hataydı. 

Şimdi soru şu: Trump’la da aynı durum mu yaşanıyor? Trump, anti-faşist popülist cephelere benzeyen geniş bir cepheyi, yani ılımlı muhafazakarların ana akım liberal ilericilerle ve radikal solla (ya da ondan geriye ne kaldıysa) birlikte savaştığı bir cepheyi bir araya getirmesi gereken bir tehlike mi?

Bence Trump’a karşı böylesi geniş bir cephe, tehlikeli bir yanılgıdır: Bu, yeni solun liberal kurumlara kapitülasyon vermesi ve teslimiyeti anlamına gelecektir. Trump’ın zaferinin ABD’yi faşist bir devlete dönüştüreceği korkusu saçma bir abartıdır: ABD, doğrudan faşist Gleichshaltung’a (Nazileştirme süreci) izin vermeyecek çeşitli sivil ve siyasi kurumlardan oluşan zengin bir dokuya sahiptir (Le Pen’in zaferinin çok daha tehlikeli olacağı Fransa’nın aksine).

ABD’de olansa şu: Trump’ın zaferi Demokrat Parti’de bir radikalleşme sürecini tetikledi ve bu süreç bizim tek umudumuz.

 

 

Saritha Prabhu’nun Tenessean’da henüz yayımlanan değerlendirmesi, geniş bir alıntıyı hak ediyor. Bu yazıdaki basit bir gerçeğin tarifi beni neredeyse ağlayacak kadar etkiledi:

 “Sıkı durun; Demokrat Parti’de iç savaş çok yakında... Bugünkü Demokrat Parti’nin kalbinde bir kimlik krizi ve bir ideolojik çatışma yaşanıyor. İlk başta, Demokrat Parti bir kalantorlar kulübü mü, yoksa küçük insanların partisi mi? Uzun yıllar başarıyla küçük insan gibi davranan kalantorların partisiydi. Ve Demokratik kuruluşu sayesinde bunu yarı yarıya sinsice ve akıllıca sürdürdü: Irk, toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelim mevzularında marjinal çocuktan ya da kızdan yanadırlar. Nasılsa bu kendilerinin ya da müreffeh bileşenlerinin cebini pek yakmaz. (...)

Ama iş önemli ekonomik sorunlara gelince, onu ortalama Demokrat işçi sınıfı seçmene kitlerler: Sektörleri deniz aşırı ülkelere taşıyan ve Amerikan üretim sahalarının büyük bölümünü yok eden küresel ticaret anlaşmalarıyla; kayıt dışı göçmenlerin Amerikan işçi sınıfının maaşlarını aşağı çekmesini görmezden gelmekle ve dahası... Ama kürtaj, trans hakları ve ırkçılık üzerine (elbette bunlar önemsiz mevzular olduğundan değil) sürekli ve sürekli konuştuları sürece, pastadan paylarını alıp mideye indirebilirler. Ancak bu çark 2016’ya kadar böyle döndüyse de, artık devam edecek hali kalmadı. Demokratik kuruluş kanadı hala dünyadan bihaber ya da inatçı. Eski dost Joe Biden kurtarıcı olarak gelsin ve Oligarşik Amerika Yeniden Muhteşem Olsun istiyor. (...)

Maskelerini çıkardığınızda ortaya çıkaran manzaraysa rahatsız edici: Seçmenin büyük bölümünün gözünü boyayan Pensilvanya Scranton Partisi görünümlü bir Davos Partisi."

Şunu netleştirelim: Demokrat Parti’de “iç savaşı” tetikleyen Trump’ın yükselişiydi. Bu arada bu “iç savaşın” doğru adı sınıf mücadelesidir. O yüzden cesaretimizi kaybetmeyelim ve Trump’ın kazara yarattığı bu fırsatı kullanalım.

Sol için Trump’ı gerçekten yenmenin tek yolu, bu iç savaşı kazanmaktır.

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.  

https://www.independent.co.uk/voices

Independent Türkçe için çeviren: Sena Çenkoğlu

© The Independent

DAHA FAZLA HABER OKU