Batı bir zamanlar Arap demokrasisinin büyük umudu denen bir adamın ölümü karşısında sessiz

Devlet başkanlarımızdan açıklama gelmemesi, işledikleri günahların bundan böyle cezasız kalacağını bilen her Ortadoğu lideri için olumlu bir teşvik demektir

Vay canına, Muhammed Mursi’nin bir kafes içinde korkunç şekilde ölmesine nasıl da cesurca karşılık verdik ama! Mısır’ın seçilmiş tek cumhurbaşkanının bu hafta Kahire’deki mahkeme salonunda ölümüne dair yağmur gibi dökülen ve içinde pişmanlık ve matem, tiksinti ve nefret ve de kulak zarını patlatan kınamaların geçtiği tüm kelimeleri tekrarlamak bir parça bezdirici olabilir. Downing Street’ten Beyaz Saray’a, Almanya Şansölyeliği’nden Elysee’ye -ve tabi Berlayment’i unutmayalım- devlet adamlarımız ve devlet kadınlarımız bizi gururlandırdı. Doğruyu söylemek gerekirse, Mursi’nin ölümünde vicdan azabı üzerine kafa yoracak ve bu ölümü protesto edecek olsalar inanın bıkkınlık verirdi.

Kesinlikle namevcut bir şey yüzünden: Koca bir hiç; ses yok, homurdanma yok, kuş şakıması yok -ya da bu mevzuda çatlak bir başkanın Twitter’ı da yok- hatta en sıradan, rastgele seçilmiş bir pişmanlık kelimesi bile yok. Bizi temsil ettiklerini ileri sürenlerin dilleri tutulmuş, suskun, Mursi’nin mahkeme salonunda konduğu kafes kadar ses geçirmez ve şimdi de onun Kahire’deki mezarı kadar sessiz haldeler.

Sanki Mursi hiç yaşamamış ve can düşmanı ve gardiyanı Abdulfettah Sisi’nin aşağı yukarı tarih kitaplarında anlatılmasını istediği şekliyle Mursi’nin iktidarda kaldığı birkaç ay hiç var olmamış gibi.

Dolayısıyla tiranlık konusunda her zaman tek bir ağızdan konuşan parlamenter demokrasimizi bir kez daha mükafatlandırma zamanı. İhtiyar Birleşmiş Milletler (BM) eşeğini, birkaç meşhur özgürlük tabyasını -Türkiye, Malezya, Katar, Hamas, sürgündeki Müslüman Kardeşler’i ve tüm olağan şüphelileri- saymazsak, Mursi’nin hatırası ve son anları sanki hiç yaşanmamış. Crispin Blunt, İngiltere’nin vicdanını diri tutmak için tek başına çabaladı. Yürekli küçük Tunus da. İşe yarasaydı daha iyi olurdu.

Evet, Müslüman Kardeşler’in ilk başta tercih ettiği kişinin adaylığının teknik bir detaydan dolayı yasaklanmasıyla Mursi’nin cumhurbaşkanlığı için ikinci seçenek olduğu bir gerçek ve Mursi’nin yaklaşık bir yıllık iktidarının ikinci sınıf, sönük, hayal kırıklığına uğratıcı, ara sıra şiddetli ve kendi küçük diktatörce hırsıyla ürpermiş olduğunu söylersek de yalan olmaz. Müslüman Kardeşler’deki ahbaplarına telefon açıp tavsiye alarak kabine toplantılarında şov yapmak, kesinlikle bir hükümeti eşitler arasında birincilik (primus inter pares) esasına göre yönetmek değildir.

Ne var ki o kötü bir adam değildi. Bir terörist değildi ve -elbette, Beyaz Saray’daki başka bir büyük adam tarafından “büyük adam” addedilen- halefinin yaptığı gibi 60 bin siyasi mahkumu içeri tıkmamıştı.

Mursi’nin, kendisini ortadan kaldıran darbeden sonra ne kadar farklı bir muameleye maruz kaldığını bir kenara not etmek yol gösterici olacaktır: Hücrede canına okundu, kendi ailesiyle konuşmasına izin verilmedi, tıbbi yardımdan mahrum bırakıldı. Bu durumu selefi Hüsnü Mübarek’in tahtından indirildikten sonra yaşadığı konforla bir karşılaştıralım: Hastanede sürekli tedavi gördü, aile ziyaretlerine izin verildi, kamuoyuna yönelik sempatik söylemlerde bulundu, hatta basına bir röportaj bile verdi. Mursi’nin kendi konumundan bahsederken Mısır’ın hala mevcut cumhurbaşkanı olduğunu savunduğu son sözleri, ses geçirmez kafesin içinde mekanik bir şekilde boğuldu gitti. 

Bizim pısırık ve utanç verici sessizliğimiz, yalnızca Batı’daki devlet memurlarımızın acınası cibilliyetlerinin bir kanıtı olmakla kalmıyor; bu durum, Ortadoğu’da her liderin bundan sonra günahlarının cezasız kalması, bunların üzerine hiç düşünülmemesi, adaletin yerine getirilmemiş olarak durması ve tarih kitaplarının okunmaması adına olumlu bir teşvik oluyor. Hadi açık konuşalım; sessizliğimiz Bin Selmanları, Esadları, Körfez’in prenslerini veyahut Libya, Lübnan, Suriye ve Irak’ın milislerini korkutan titretmeyecek. Pek tabii Sisi’yi de.  

Evet, şehitlerin bir anlamı olduğunu tasavvur ediyorsanız, milyonlarca Müslüman Arap’ın gözünde Mursi bir şehit. Sisi’nin (ve güvenlik dalkavukları kendisine umutsuz vaka olduğunu söyleyene kadar neredeyse David Cameron’ın) gözünde “terörist bir kuruluş” olan Müslüman Kardeşler’in davaları, gördükleri infazlar ve kitlesel tutuklamalar bunu ortadan kaldırmayacak. Ancak etrafta iktidardan devrilmenin bedeli olarak bir hapishane hücresinde ölme riskine hazır başka Mursiler var mıdır? Mursi, üst düzey danışmanlarından biri olan Mısır asıllı Kanadalı hekim ve akademisyen Vael Haddara’ya, şayet Mısır’ın yönünü demokrasiye çevirebilirse suikasta uğramayı beklediğini bizzat söylemiş. Sanırım gördüğü kötü muamele, tecrit ve adaletsiz davalara bakınca nihai akıbeti de bu oldu.

Görünüşe göre, arkadaşlarından birinin Mursi hakkında konuşmasına şans tanıyan Batılı tek gazete, hele şükür, Washington Post oldu. Gazete, Haddara’nın, Mısır’ın eski cumhurbaşkanının ölümü konusunda hesap vermek zorunda olduğu talebini kaleme almasına imkan verdi. Mursi’nin Haziran 2012’de cumhurbaşkanı olmadan önceki son bir görüşmede Haddara, Mursi’den bir Mısır bayrağını imzalamasını istemiş.

Mursi de işte şu sözleri yazmış:

Hayalimde yaşayan Mısır: Değerlerin ve medeniyetin Mısır’ı, gelişmenin, istikrarın ve sevginin Mısır’ı ve onun her zaman başımızın üstünde yükselecek bayrağı.

Soruyorum; kaçık bir cumhurbaşkanı ya da bizim cahil Muhafazakar Partili efendilerimiz, böylesi bir belagata ya da şerefe sahip olabilir miydi?

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.  

https://www.independent.co.uk/voices

Independent Türkçe için çeviren: Elvide Demirkol

© The Independent

DAHA FAZLA HABER OKU