Arap Baharı: Karamsarlık ve umut (2)

Faik Bulut Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Hassene Dridi/AFP (Düzenleme: Independent Türkçe)

Birinci bölümde kaldığımız yerden devam ediyoruz.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Bu kez, olayların ilk gününden itibaren  "devrimsel süreç" diye adlandırdığım halk isyanlarından "elde kalanın ne olduğuna" bakalım. 

Mesleği icabı uluslararası alanda görüp yaşadıklarından tecrübe edindiği ve hükümetteki görevi gereği devlet-vatandaş ilişkisinin mahiyeti konusunda uygulamalı bilgi sahibi olduğu varsayılan eski Ürdün Dışişleri Bakanı Mervan El Mu'aşer, isyanlardan geriye kalanına ilişkin bir değerlendirme yapmış, paylaşalım: 

Küçük istisnalar dışında Arap Devrimleri, beklenen demokratik düzenin gerçekleşmesine yol açmadı. Katılımcılıktan uzak, makyaj tazeleme kabilinden çapsız reformlar yoluyla eski rejimin muhafızları saatin akrep ve yelkovanını geriye döndürmeye başladılar.

Halk isyanlarının o eski hükmü de kalmadı. Eski sosyal/toplumsal sözleşmeler ortadan kalktı. Sosyal devletin yerini üretime dayanmayan haraç ve rant düşkünü devlet aygıtı aldı. Aynı devlet sistemi, siyasi ve iktisadi ranttan nemalanan bir zümre ile buna uyan bir bürokrasi oluşturdu ki, bunlar dönüşümü asla istemezler.

Doğrudur; isyanlar, mevcut düzeni değiştiremedi. Ancak tarihi dönüşümün çarkını çevirmekte önemli bir rol üstlendi. Keza, protestocular önemli bir şey daha yaptılar: Kurulu düzenin mahiyetini sorgulayıp tartışmaya açtılar.

Böylece güvenlik zırhına bürünmüş otoriter ve tahakkümcü siyasi iktidarların gizledikleri hakikatler ortaya çıktı. Dolayısıyla halk isyanıyla bir kere çarkı dönmeye başlayan tarihi dönüşümün gerçekleşme süreci onlarca yıl alabilir.  1

 

Eski Ürdün Dışişleri Bakanı Mervan el Mu'aşer ABD'li mevkidaşı Collin Powel ile
Eski Ürdün Dışişleri Bakanı Mervan el Mu'aşer ABD'li mevkidaşı Collin Powel ile birlikte

 

Eski Ürdün Dışişleri Bakanı Mervan El Mu'aşer, Bush ve Beyaz Saray yektilileriyle.
Eski Ürdün Dışişleri Bakanı Mervan El Mu'aşer, Bush ve Beyaz Saray yektilileriyle


Faslı yazar El Mu'ti Muncib, Arap halk isyanlarının hazırlığı ve seferberliği sırasında önemli rol oynayan sosyal medya araçlarına atıfta bulunarak iki noktanın altını çiziyor:

Sonuç olarak tekno-demokrasi denen toplumsal olgu ortaya çıktı. Bağlı olarak kitleler, devletin ve egemen sınıfın tekelinde olan bilgiye, daha paylaşımcı ve yaygın biçimde ulaşabildi. Bilgi ise bilinçlenme ve sorgulamaya yol açtı. Kurulu düzenle yönetenlerin durumu tartışmaya açıldı.

Oysa egemenler bunu istemezler. Mesela Mısırlı hidivlerden biri, 'cahil halkı gütmek, eğitim almış halkı gütmekten daha kolaydır' derken; eski Fas Kralı II. Hasan, sarayı önünde kitlesel protesto eylemi yapanlara hitaben, 'Devlet için aydın ile yarım aydın en tehlikeli kimselerdir. Sizler de yarım aydınsınız. Keşke hep cahil kalmış olsaydınız!' diyordu. 2
 
Yemenli öykü yazarı Hüseyin Hasan el Saqqaf, gezip bizzat tanık olduğu Mısır ile Yemen başkentlerindeki izlenimini şöyle özetliyor: 'San'a ve Kahire'deki isyandan geriye kalan sadece fısıltı ve gözyaşı idi. Yemenli yaşlı aydınlar, 'Devriminizi istismarcı ve siyaset hırsızlarıyla korsanlarından koruyun!' diye ağlaşıyorlardı.' 

 


İsyanla ilgili bir değerlendirme ise şöyle:

Kimilerine göre 5 yıl önceki Mübarek karşıtı talepler, özellikle de demokrasi ve insan haklarıyla ilgili olanları bugün de güncel… Paris merkezli Uluslararası ve Stratejik Çalışmalar Enstitüsünden Kerim Bitar, bugün gelinen noktayı yorumluyor:

'Açık ki karşı devrim zafer kazandı. Devrim, ele geçirildi ve toprağa gömüldü. Genç kuşakların gözlerine baktığımda devrim fikri ve hayalinin hâlâ orada olduğunu görüyorum. Bu devrimi tamamlamak için küçük ya da büyük her tür rolü oynamaya hazırım.' 4


Tunuslu araştırmacı Lutfi Hatim, halk protestolarının siyasal İslamcıların sahneye çıkmasının önünü açtığını, onlara meşruiyet kazandırdığını ve politik İslam'ın stratejik amaçlarına ulaşmak için araçsallaştırıldığını ve çoğu zaman da istismar edildiğini yazıyor.

Özetle diyor ki;

Ortaya çıkan İslamcı akımlarla milli veya sol muhalif oluşumlar arasında fikirsel kavga/mücadele sürecinde demokrasi güme gitti, şiddet öne geçti. Sahipsiz kalan halk yığınları sosyoekonomik ve siyasal krizin de etkisiyle savunmasız kalarak daha fazla yoksullaştı. Küresel ölçekli liberalizm, kapitalist piyasa düzenini, bu hareketlerin önüne alabildiğine açmak suretiyle, halk ile ülkenin milli çıkarları ve gereksinimleri arasında zıtlık yarattı. 5

 
Politika, siyaset bilimi ve tarihi alanında eserler yazan Tunuslu araştırmacı Lutfi Maktuf da ülkesindeki devrimde kadınların rolünü irdelemiş, paylaşalım: 

Tunuslular, kendilerinden emin görünmelerine rağmen ülkelerinin geleceğine yönelik tahminlerde hayli karamsarlar. Çünkü İslamcı politikalar Tunus'a, özellikle kadınlara çok zarar verdiler. İslamcı partinin (El Nahda), Müslüman Kardeşler hareketinin dünya ölçeğindeki geniş ağı içinde yer aldığını anladılar. Gidilecek yol hayli uzun görünüyor. 

Direnişin ana unsuru olan Tunuslu kadınların verdikleri mücadele çok büyük. Zira başarısız kalmaları halinde en fazla zarar görüp kaybedeceklerin kendileri olduklarının farkındalar. Vatanseverliğin, ideolojik ve ahlaki gerekçelerin ötesinde bir şey var ortada. O da Tunuslu kadının, İslamcıların hedef tahtasında ilk sırada yer alıyor olması. 

Kadının kültür, sanat ve eğitimde ifade alanı giderek daraltılıyor. İslamcılara göre İslam kuralı gereği kadın kısmı, üç yaşından itibaren örtünmeli, Kur'an kursları dâhil dini merkezlerde eğitimden geçmelidir. Ve 'estetik' sebeple sünnet edilmelidir. İslami kesimlerin hamilelikten korunma yöntemlerine dair hususa hiç girmeyelim.

Bütün bunlar göz önüne alındığında, Tunuslu kadınların mevcut ortamda en önde mücadele vermesinden daha doğal ne olabilir ki?  6

 

Bir kadın protestocu-Lalocracio
Bir kadın protestocu / Fotoğraf: Lalocracio


Kadınlar konusuna değinmişken, onların halk isyanlarındaki rollerine ve kazanımlarına dair bir durum tespiti yapalım:

Erkeklere oranla daha fazla ve çok yönlü ezilmiş olan kadınlar, Arap ülkelerindeki isyanlara hemen bütün unsurlarıyla katıldılar.
 

Mısır-6 Nisan Hareketi'nin kurucusu Esra Abdulfettah Tahrir Meydanı'nda protestocuların tanınmış siması haline geldi-foto Cem Özdel-Kaynak- Anad.jpg
Mısır'da 6 Nisan Hareketi'nin kurucusu Esra Abdulfettah, Tahrir Meydanı'nda protestocuların tanınmış siması haline geldi / Fotoğraf: Cem Özdel/AA


Mesela Yemenli Tevekkul Kerman isimli genç bir kadın, başkent San'a içindeki üniversite kampusunda gösteri yaptıktan sonra devrimin önde gelen isimlerinden biri oldu.

Bahreyn'de ise Zeyneb El Hwace, ülkesindeki kadınların başında başkent Manama'nın İnci Meydanı'nda gerçekleşen protestolara katıldı. Bazı kadınlar bu protestolarda çocuklarıyla birlikte yer almışlardı. 
 

Gazeteci Tevekkul Kerman'ın Mart 2011- Yemenli muhalif Gazeteci Tevekkul Kerman'ın  başkent Sana'a'da  katıldığı bir protesto-Jonathan Saruk-Get.jpg
Yemenli muhalif Gazeteci Tevekkul Kerman'ın başkent Sana'a'da katıldığı bir protesto, Mart 2011


Burada Tevekkul Kerman'a ilişkin birkaç not düşülmesi gerektiği kanısındayım:

2011 yılında Nobel Barış Ödülü alan bu Yemenli kadın önder, Arap diktatörlüklerine karşı çıkışında kararlı ve iyi niyetli olmasına rağmen, ne yazık ki bölgede ve uluslararası alanda oynanan "devletler oyunu"na dâhil olmaktan kurtulamadı.

Örneğin, Katar ile yakın ilişkiye girdi ve yönetiminden destek aldı. CHP'nin düzenlediği Ortadoğu konferansına davet ettiği çok sayıda Arap şahsiyet ve temsilci arasında o da vardı. Konuşmasını salonda yaparken dinlemiştim kendisini.

Arap rejimleri aleyhinde çok sert sözler sarf ediyordu. Rejim yanlısı Suriyeliler, "Katar'dan para aldın, ondan mı böyle sesin gür çıkıyor?" diye sorduklarında, maddi destek aldığını inkâr etmemiş ve soru soranlarla polemiğe girişmişti. 

Kendisi davet üzerine birkaç kez Türkiye'ye gelmişti. 21 Mart 2012 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi'ndeki bir söyleşisinde AKP lideri ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı övmüş, "onun başkanlığındaki hükümete güvendiğini" belirtmişti.

Aynı yıl CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile de Ankara'daki parti merkezinde bir görüşme yapmıştı. 

Bir söyleşisinde; "Arap Baharı'na karşı ortaya çıkan ve Körfez parası, Batı'nın hilekârlığına ve yerel çetelerin ortaklığına dayalı karşı devrimler başarısız olacaktır. Arap dünyasındaki gençler ülkelerine gerçek bir demokrasinin gelmesini isterken, diktatör bazı rejimler, gizli ve aleni olarak bu halkları geriye doğru çekmeye çalışıyor" diyordu.
 

Tevekkül Kerman AA.jpg
Tevekkül Kerman / Fotoğraf: AA


Yakın zamanlarda başkent San'a'da evini basarak eşyalarına el koyduktan sonra kendisini tutuklayan Husi hareketini "hırsız ve eşkıya" olarak nitelendiren Kerman, şunları söylemişti: 

Yemen halkının, (İran yanlısı) Husiler'e ve Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) koalisyonuna karşı verdiği ikiyi mücadele şahsi değil, özgürlük yolunda bir vatan mücadelesidir. Tekraren söylüyorum ki vatanın bağrına geri döneceğim, tüm özel ve kamusal haklar yeniden kazanılacak.
 

Bir kadın gösterici-2.jpg
Bir kadın gösterici


Arap Baharı'nda caddeleri dolduran kadınların, isyan sonrasındaki toplumsal konumu bir lisans tezinde şöyle tespit edilmiştir: 

Arap Baharı'nı kadınlar, harekete geçmek için yeni bir fırsat olarak gördüler. Tunus'tan Bahreyn'e, Mısır'dan Suriye'ye, her kökenden kadınlar demokrasi, sosyal adalet, özgürlük, onur ve eşitlik talebinde bulundular. Kadın aktivistler, blogcular ve gazeteciler neler olduğunu anlatmak için harekete geçerek dünya kamuoyunu bilgilendirmeye çalıştılar. Meydanlarda kadınlar erkeklerle omuz omuza gösterilere katıldılar.

Kadınlar iktidardaki rejimler tarafından tutuklandılar; taciz edildiler, gözaltına alınıp işkenceye maruz bırakıldılar. Tahrir Meydanı'nda verdikleri mücadele sonrasındaki geçiş sürecinde kadınlar siyasi alandan ve siyasi karar alma süreçlerinden dışlandılar.

Devrim öncesi dönemle kıyaslandığında, kadınların temsilinde siyasi karar alma mekanizmalarında artış yerine bir azalma olduğu görülmektedir. Libya'da, laikler ile muhafazakâr İslamcıların nüfuz etmesinden dolayı kadınlar için durum belirsizliğini korumaktadır. 7

 

Irak'taki kadınlar-Protesto eylemleri duvarlara çizilmiş-BBC.jpg
Irak'taki kadınların protesto eylemlerine katkısı duvarlara resmedilmiş / Fotoğraf: BBC


Halk ayaklanmalarıyla at başı giden çatışmalar ortamında kadın ve çocukların durumuna ilişkin tespitler, oldukça iç karartıcıdır:

MENA bölgesinde birçok çatışma ve kriz nedeniyle her beş çocuktan biri okula gidememektedir. 2017 yılı sonunda Suriye, Irak ve Yemen'de yaşanan silahlı çatışmalar yüzünden okula gidemeyen çocuk sayısının 2007 yılındaki 14,3 milyon olan sayıdan daha fazla olduğu tahmin ediliyor.

2015 yılında Arap Baharı süreci sonrasında Ortadoğu'da kadınların yüzde 27'sinin işgücüne katılmasına karşılık, erkeklerin yüzde 77'sinin işgücüne dâhil olduğu söyleniyor.

 

Kazanacağız diyen bir Arap kadın tasviri-BBC.jpg
"Kazanacağız" diyen bir Arap kadını tasviri / Fotoğraf: BBC


Sonuç değerlendirmeleri bakımından isyanlarda "ne kazanıldı, elde kalan nedir" sorusunun yanıtını aşağıdaki örneklere bakarak anlayabiliriz: 

Almanya'nın Sesi (Deutsche Welle) muhabiri diktatör Zeynel Abidin Bin Ali'nin devrilmesinden sonra gelen iktidarların (İslamcı El Nahda Partisi'nin başını çektiği koalisyon hükümetlerinin) kötü yönetimine başkaldıran yeni protesto dalgasına ışık tutuyor: 

"Yoksul aileler için asgari ücret, işsizler için bedava ilaç ve konut kredilerinde kolaylık… Tunus hükümetinin, yaklaşık iki haftadır ülke genelinde devam eden yoğun protesto gösterilerini yatıştırmak için aldığı bazı önemler böyle sıralanıyor. Pek çok kentte sokaklara dökülen Tunuslular, yılbaşında yürürlüğe giren yeni mali düzenlemenin neden olduğu vergi ve fiyat artışlarını yoğun şekilde protesto ediyorlar. En geniş katılımlı gösteriler ise eski diktatör Zeynel Abidin Bin Ali'nin devrilmesinin yedinci yıldönümüne denk gelen geçen pazar günü yapıldı.

Tunus Genel İşçi Sendikaları Konfederasyonu (UGTT) ve sol ana muhalefet partisi Halk Cephesi'nin, hükümetin tasarruf planlarına karşı yaptığı protesto çağrısına yaklaşık bin kişi ilgi gösterdi. Koalisyon partilerinden İslamcı El Nahda partisinin düzenlediği bir diğer gösteri çağrısına ise yüzlerce kişi katılabildi.
Artık Tunus halkı bir an önce harekete geçilmesini istiyor. Pek çok genç 'Fech Nestannew' (Neyi Bekliyoruz?) adlı sivil girişimin çatısı altında toplandı.

Katar merkezli haber kanalı El Cezire TV kanalına konuşan bu girişimin kurucusu Varda Atig, taleplerini şöyle sıraladı: 'Hükümetten zamları geri almasını, durdurulan kamuya eleman alımının yeniden başlatılmasını, güvenlik ve sağlık alanlarında önleyici tedbirler alınmasını ve yolsuzlukla mücadele seferberliği uygulaması istiyoruz.'

Gerek 'Fech Nestannew' hareketi gerekse diğer sivil girişimler, sosyoekonomik taleplerin yanı sıra hükümeti hedef alan ciddi eleştiriler de dile getiriyor. 'Neyi Bekliyoruz?' hareketi aktivistlerinden gazeteci Henda Chennaoui, 'Jeune Afrique' adlı dergiye verdiği mülakatta şu ifadeleri kullanıyor: 'Hükümetin başarısız politikalarının, yolsuzlukların ve siyasi iflasın faturasını Tunus halkı ödemek zorunda değil.'" 8
 

Duvar yazılarından biri-Geçip giden Devrimi unut.jpg
İşsizlik, özellikle gençlerin ve erkeklerin, belki de Arap ülkelerindeki en büyük zorluklardan biridir. Duvar yazılarından birinde şöyle yazıyor: "Geçip giden Devrimi unut" / Fotoğraf: Reuters


Yurtdışında yaşayan Suriyeli muhaliflerden araştırmacı yazar Heysem Manna, ülkesindeki gelişmeleri yakından izliyor ve kanaatini açıklıyor:

Dış müdahaleler, çıkış yolu ve kurtarıcı değildir. Çünkü mevcut krizle bağlantılı meseleleri ağırlaştırıp daha karmaşık ve içinden çıkılmaz hale getiriyor. Yakından temasta bulunduğum Suriye muhalefeti, artık tümüyle çökmüştür. Çünkü dış müdahalelere sırtını dayayıp yardım aldı, onların emrine girmesiyle birlikte devletler oyununun aracı haline geldi… Dolayısıyla ölmüş cesede yeniden can vermenin bir âlemi yoktur.


Siyasal yorumcu ve gazeteci Hazım Sağiye, yıllardan beri izlediğim deneyimli bir gazetecidir. Daha önce "El Hayat" gazetesinde alan çalışması kabilinden olayları yerinde izlemek, izlenim almak ve irtibatlı olduğu çok sayıda şahsiyet, uzman, siyasetçi ve devlet adamının görüşlerine başvurmak suretiyle haberin içeriğini zenginleştirebiliyordu.

Şimdilerde Suudi Arabistan'ın "amiral gemisi" sayılan ve Londra'da Arapça yayımlanıp Arap dünyasınca izlenen Şarku'l Avsat gazetesinde yazıyor.

Muhtemelen yaşı gereği artık alan çalışmalarına gidemiyor; bunun yerine tecrübesini ve gözlem gücünü kullanarak olayları değerlendirebiliyor. 

Onun Arap isyanlarına dair son yorumlarından birini beraber okuyalım: 

Özgürlük, ekmek ve onur!

Tam tamına 10 yıl önce Arap ülkelerinde ağızlardan bu sloganlar döküldü. Sloganlar birçok şey içeriyordu, en önemlisi de devrimlerin hedefindeki düşmanın içeride olduğuydu. Dış ittifaklardan ve yardımlardan besleniyor olabilirlerdi ama esasında, buradan ve bizden olduğu için bir iç düşmandı.

Devrimlerin oluşturduğu modern Arap tarihindeki ilk ve en büyük dönüm noktası buydu. Geleceğe bir fırsat daha verilirse, üzerinde yükseleceği dayanak da budur…

Arap Baharı devrimleri daha ziyade halkların ve ülkelerin ulusal özlerini keşfetme süreciydi. Gerek Tunus, Mısır, Suriye, Libya ve Yemen'deki beş devrimin, gerekse daha sonra onları takip eden Irak, Lübnan, Sudan ve Cezayir'deki ikinci dalga devrimlerin doğasına yansıyan budur.

Onlar artık dış dünyadan kopuk yaşamak istemiyorlar; bilakis, hapsedilmiş halkların kendisine ulaşmaktan engellendiği evrensel bilim, teknik ve bilişsel devrimlere yetişmeye çalışıyorlar.

Arap Baharı devrimleri, en az iki yıl bu şekilde yaşadılar. Daha sonra aslında birbirine düşman ama devrim karşıtlığının onları birleştirdiği iki taraf, ihraç ettikleri eski kavramlar ve araçlarla devrimlere karşı ayaklandılar. Bahsedilen iki taraf; askeri rejimler ve tekfirci İslami gruplardır.

Bu ikisi devrimleri geniş anlamıyla eski rejimlere dönüşe zorladılar. Onlar için siyaset, bir davaya bağlı olarak uygulanan bir şiddetten ibaretti. İçine kapanık benliklerin yoksunluğunu yansıtan sefil ve tekrarlanan söylemlere eşlik eden zulüm, vahşet ve iç savaş, çağa yetişmeyi ve yenilikleri yakalamayı engelleme çabasıydı.

Terörizm ve kendisiyle mücadele ortasında, siyaset ve devrim, her iki tarafın uyguladığı olağanüstü bir şiddet yoluyla sıkıştırıldı. Bunlara yerel burjuvazinin zayıflığı, şehirlerin kırılganlığı, bastırılmış kırsalın fanatizmindeki patlamaya, Irak ve Afganistan'daki büyük müdahaleye, daha sonra da Libya'ya yönelik küçük müdahaleye onay verme suçundan aklanmayan uluslararası toplumun ahmaklığı da eşlik etti." 10
 

Irak-Biz yaşamayı hakediyoruz sloganı tasviri-BBC.jpg
Irak'ta bir duvarda "Biz yaşamayı hakediyoruz" sloganı tasviri / Fotoğraf: BBC


Gelinen aşamada bugün vardığımız noktayı eleştiren bir başka saptama ise şöyle:

Tunus giderek artan sayıda grev, oturma eylemi, işsizlik ve pahalılık yüzünden çalkalanıyor. On yıl sonra tekrar kitlesel başkaldırı çağrıları yapılıyor. Diğer ülkelerde eski rejimin muhafızları yeniden dizgini ve dümeni ele alarak, uğruna binlerce kurban verilen özgürlük ve onurlu yaşamı tekrar çiğnediler. Fırsat eşitliğini yok ettiler, yükselen ve yükünü tutan vurguncularla fırsatçılara gün doğdu. Altta kalanların canı çıkıyor. 11


On yıllar önce yurtdışındaki cihat serüvenine dayanarak "Cihad'ın Mahrem Hikâyesi"ni yazan Bülent Tokgöz, uğruna mücadele ettiği davası ile Arap Baharı'nın sonuçlarını ağır bir dille eleştiriyor:

Âlemşümul bir bozgun yaşıyoruz. Çöken dam sadece İslamcıların değil, göçük altında kalan tüm Ehl-i İslam… Suriye fiyaskosu, hepimizin siciline yazılacak bir beceriksizlik ve basiretsizlik abidesidir. Suriye devrimini elimize yüzümüze bulaştırdık. İslamcısıyla, cihadçısıyla... 12


Onca karamsar tabloya rağmen "umut var mıdır, varsa nerede" sorusuna cevaplar da iyimser görüşlerin yansıması sayılır.

Mesela "Tüm taşlar yerinden oynadı, yıkılmaz sanılan rejimler parçalandı, sınırlar silikleşti, devlet dışı aktörler güçlendi" belirlemesini yapan Karel Valansi, "Ortadoğu'nun yeni bir şafağın eşiğinde" olduğuna işaretle, iyimser bir makale yazmış: 

"Arap Baharı'nı başlatan sebepler de, hayaller de, idealler de halen yerli yerinde duruyor. Bölgede radikal yapısal bir değişim için talep geçerliliğini koruyor. Arap Baharı baskıların sonucu oluşan bir sosyal patlamaydı ve yarattığı değişim dinamiği halen devam ediyor.

Arap isyanlarının onuncu yılında, bu ülkelerdeki eşitsizliğin daha da arttığı, sorunların daha da kötüleştiği ortaya konuyor. Guardian-YouGov anketine göre, araştırma için seçilen sekiz ülkede (Sudan, Tunus, Cezayir, Irak, Mısır, Libya, Suriye, Yemen) yaşam koşulları 2010 yılına göre daha da kötüleşmiş durumda. Acı bilanço ise hepimizin gözlerinin önünde… Birçok isyana konu olan demokrasi ve refah talebi yerine getirilemedi… Ancak insanlar, Arap Baharı'nın yaşanmış olmasından pişman olmadıklarını söylüyorlar.

Arap isyanları, aynı zamanda baskıcı ve otoriter bildiğimiz rejimlerin kırılganlıklarını da ortaya çıkardı. Bu güç boşluğu, her ne kadar IŞİD gibi devlet dışı terör örgütlerinin bölgeye musallat olmasıyla sonuçlanmış olsa da, hiçbir rejimin halkın talepleri karşısında dokunulmaz olmadığını gösterdi, isyan eden halka cesaret verdi. Bu bağlamda Siyasal İslam, seküler otokrasiyle yönetilen halklar için bir alternatif oluşturdu." 13


Akademisyen Cihan Tuğal da, iyimserliğe vurgu yapanlardan: 

"Gelinen nokta hayal kırıklığı elbette... Suriye ve Mısır'ın hali ortada... En iyi durumda gözüken Tunus'ta dahi, liberal demokrasi ağır aksak yürüyor ve liberalizmin ötesindeki bütün olumlu dinamikler şimdilik devre dışı. 

İkinci dalganın bize gösterdiği, tüm bu yenilgilere rağmen en azından temel vatandaşlık beklentilerinin artık Arap dünyasının en ücra köşelerine yayıldığı ve bu süreçten dönüş olmadığı. Bu, hemen yarın yeni isyanlar olacak ve bu yaz demokrasi gelecek demek değil.

Fakat vatandaşlık, hatta özerklik gibi hayallerin ve toplumsal adalet mücadelelerinin, artık Arap dünyasının temel bileşenleri olduğu; daha da önemlisi, bu ayaklanmaların dünyadaki ayaklanmalarla ortak zayıflıklar ve güçler ihtiva ettiğidir; hatta yer yer önderlik etmesidir. 

'Türk Modelinin Çöküşü' kitabımda, 2010-2013'teki ayaklanmaların bazı sorunlarını ve kazanımlarını anlatmaya çalıştım… Kısaca belirtmek gerekirse, Sidi Bu Zeyd olayı olmasa, Tahrir (Kahire-Mısır); Tahrir olmasa Wall Street'i İşgal Et (New York-ABD) hareketleri yaşanmazdı. Artık Araplara özgü, sadece Arapları ilgilendiren hareketler değil Arap ayaklanmaları. Dalgalanarak, bir geri çekilerek, bir ileri atılarak devam eden dünya devriminin bir halkası söz konusudur."


İki bölümü bağlayıp sonlandırmak amacıyla üç temel belirlemede bulunmalıyım:

Bir: Ortadoğu'da bir türlü bitmeyen karmaşa, Arap halk hareketlerle birlikte "kaotik büyük boşluğu" dönüştü. Ancak burada eleştirilmesi gereken hayati nokta, ezilen ve haklarından mahrum edilen alabildiğine yolsuzluğa bulaşmış diktatörler ile onu destekleyen menfaatçi egemen kesimlere karşı isyan etmeleri değildir.

Eleştiri konusu olan rüşvetçi despotları deviren halk hareketlerinin öncülerinin alternatif siyasal, sosyal ve iktisadî proje yaratamamalarıdır. 

Sosyal medya üzerinden organize olmuş ama bilinçli ve planlı bir örgütlenmeden yoksun olanlar, devirdikleri politik sistemin eski temsilcileriyle on yıllardan bu yana gizli yahut açık örgütlü kadrolar yetiştirip kenarda bekleyen siyasal İslamcı hareketlere (İhvan, Selefiler ve cihatçılar) öncülüğü kaptırdılar.

Bir yandan bu durum, kitlelerin, eski devlet ricali (sivil-asker) ile İslam adına hareket eden örgütler arasında kerhen tercih yapmalarına yol açtı. Mısır'daki askeri darbe olayında olduğu gibi. 

Diğer yandan "İslamcılık" adına iktidarı ele geçirenlerin, hem ideolojik hem de sosyo-politik projelerinin kofluğunu ortaya çıkardı. Deyim yerindeyse, on yıllardan beri içi boş bir "Arap sosyalizmi" türküsü çığıran yahut "ulusal ve toplumsal kurtuluşu" sağlayacağı iddia edilen "milli projelerin" iflası karşısında, "çözüm İslam'da" diyerek kendilerini "biricik alternatif" olarak göstermeye gayret eden İslami oluşum ve partilerin büyüsü bozuldu.

Halka cazip gelecek ve onu tatmin edecek somut şeyler sunulmayınca, kitleler büyük hayal kırıklığına uğrayarak farklı arayış içine girdiler.

İslami önerme ve söylemler, aynı mahalleden kesimler tarafından bile çokça eleştirilip örselenmek suretiyle toplumda itibar kaybına uğrayabiliyor. 

Esas olarak dış askeri müdahalelerin sonucu sahneye çıkıp büyük bir kaotik ortam yaratan El Kaide, IŞİD ve El Nusra ve benzeri onlarca cihatçı örgütün vahşi, korkunç ve alabildiğine kanlı eylemleri de, kendilerine sempati duyan kitleler arasında bile öfkeye neden oldu. 

Üçüncü yanıyla bakıldığında,  bu radikal hareketlerin gözü kara eylem ve propagandaları sonucunda "ılımlı" diye anılan yasal veya yasadışı İslamcı kuruluşlar (parti, örgüt, cemaat, tarikat vs) bölündüler.

Aynı zamanda ideolojik ve siyasal düzlemde onlardan etkilenerek İslam adına "daha uzlaşmaz, baskıcı, ötekileştirici, tekfirci" yorumlar yapmaya başladılar.

Deyim yerindeyse Vahhabiliği eleştirip duran gelenekçi muhafazakârlar, farkında olsun yahut olmasınlar, Vahhabi söylemini taklit eder oldular.

Dindar insanlar daha fazla bağnaz-fanatik hale geldiler. Ve çelişkili bir biçimde başta Türkiye, Tunus ve Mısır olmak üzere çeşitli ülkelerdeki hatırı sayılır oranda sıradan dindar insan, özellikle genç kesim, bu tür aşırılıkları tepki babından "deizm" yoluna yönelmeye başladı. 

Dini inanç (iman ve öğreti) anlamında değil ama sırf anılan nedenlerle, özellikle dinsel söylemle bezenip süslenen siyasal, toplumsal ve iktisadî projeleri iflas etti. Toplum mühendisliği gayretleri de boşa çıkıyor. 

Çelişkili ve farklı örneklerine Türkiye, Fas, Libya, Mısır, Sudan, Suriye ve Yemen'de tanık olmak mümkün. 

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır ve Sudan yönetimlerinin özellikle İhvan ve cihatçı oluşumlara karşı verdiği kapsamlı iç ve dış mücadele, bölge tarihinde ilk kez yaşanıyor.

Siyasal İslam adına hareket edenler, kapışmaya başladılar. Örneğin, Türkiye-Katar ikilisinin, Suudi-BAE ve Mısır üçlüsüne karşı Sudan, Suriye ve Libya'da sürdürdükleri siyasi-askeri-diplomatik husumet, vekâlet savaşı biçiminde sürüyor. 

Yemen, Suriye ve Lübnan'da devam eden İran-Suudi kavgasını da bu çerçevede saymak mümkün. Sünni-Şii, Sünni-Alevi ayrımcılığı temelinde mezhepçi kutuplaşmalar tavan yapmaya devam ediyor.


İki: Ortadoğu'daki diktatörlerin baskı, tutuklama ve katletme furyasından yıllardan beri nasibini fazlasıyla almış bulunan sosyalist ve komünist partiler, Sovyet sisteminin çökmesiyle birlikte varolan yorgunluklarına bezginlikleri ve umutsuzluklarını eklediler.

Bahsedilen isyanlara öncülük edebilecek ne dirayetleri, ne de kadroları ne de toplumsal iklimleri vardı. Aslında anılan sol kesimler, geçmişteki yenilgilerinin ciddi ve kapsamlı bir muhasebesini bile yapabilmiş değiller.

Tekil ve yerel olaylardan hareketle yapılan tartışmalar, muhasebenin yerine geçemez. Iraklı (Kürdistan federal bölgesi dâhil), Suriyeli, Lübnanlı, Ürdünlü, Tunuslu, Filistinli komünistlerle konuşmalarıma dayandırıyorum bu belirlemeyi.

Birkaç yıl önce, Arap ülkelerinden davet edilip Boğaziçi Üniversitesi'nde geniş çaplı bir konferansta konuşan komünistleri dinleyince, bu tespitimden iyice emin oldum. 

Bu arada Tunus ve Sudan'daki komünistlerin, ülkelerindeki devrimci ayaklanmaların hazırlanmasına ciddi katkıları ve emekleri olduğunu hatırlatmam gerek. Gelgelelim onlar da, ortam gereği, öncü rolünü almadan yaptılar bunu.

'Halk nasıl olsa bizi tanır, anlar' dediler. Fakat siyasi mücadele kuralında bu tür beklentilere fazla şans tanınmaz. 

Esasen bu tıkanmışlık durumu, Ortadoğu'ya mahsus bir olgu da değildi; Sovyet sisteminde 1950'lerden beri vardı. Bağlı olarak altyapı ve üst yapı projelerinin fiyaskosuna zemin hazırlayıp çöküşü hızlandırdı.

Dolayısıyla mevcut tıkanıklığı,  on yıllardan beri süregelen sosyalist-marksist düşünce tarzının yaratıcı ve çağı yakalayabilen, ön açabilen önermeler konusundaki akıl tutulması ve kısırlığına bağlamak daha isabetli olur. 

İstanbul Gezi Parkı olaylarına katılan onca sol-sosyalist insanın alternatif ve ufuk açıcı bir proje sunmadan öylece oturması, birkaç çadırın yakılmasıyla birlikte gelen polis müdahalesi sonucu dağılması da saptamamı haklı çıkaracak bir örnektir. 


Üç: Arap halk isyanları devletlerin siyasi, askeri ve diplomatik faaliyetlerini bir şekilde etkileyip iç ve dış dengelerin değişiminde nesnel rol oynamıştır. Mesela, "yeni Osmanlıcılık" siyaseti güden AKP iktidarı için uygun bir zemin hazırlamıştır.

Dolayısıyla ulusal güvenliğini "milli sınırlar" ötesinde arayan Türkiye'nin Suriye, Libya, Irak, Katar, Sudan ve Azerbaycan'daki askeri-siyasi faaliyetlerini bu çerçevede yorumlayabiliriz.

Keza ABD'nin özellikle Suriye'ye yönelik askeri ve siyasi müdahalesi düzleminde Rusya, İran ve Türkiye'nin bölgedeki askeri varlıkları da benzer bir gelişmenin ürünüdür.

Yeri geldiğinde, son maddeyi ayrıca ele alırız. 

 

 

Kaynakça.

1. Şarku'l Avsat gazetesi, "Yedi Yıl Sonra Arap Devrimleri", 10 Aralık 2017.
2. El Quds El Arabi gazetesi, 5 Ocak 2018. 
3. El Quds El Arabi, Eylül 2011.
4. BBC, "Mısır'da Devrim Hedefine Ulaştı mı", 25 Ocak 2016.
5. Şarku'l Avsat, 9 Nisan 2014.
6. Lutfi Maktuf, Tunus'u Kurtarmak: Çalınan Arap Baharı, çeviren Fikret Erkut Encioğlu, Modus Kitap, 2013. 
7. Hikmet Senir, "Arap Baharının Kadın Haklarına Etkisi: Tunus, Mısır, Libya Örnekleri", Uludağ Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi, 2019.
8. Kersten Knipp, Deutsche Welle Türkçe, 19 Ocak 2018. 
9. Ray El Yom gazetesi, 20 Eylül 2020. 
10. Independent Türkçe gazetesi, 21 Aralık 2020.
11. Times gazetesi, "Tunus, 10 Yıl sonra yol ayrımında", 16 Aralık 2020. 
12. Cihat Arpacık'ın yaptığı söyleşi, Independent Türkçe, 28 Aralık 2020.  
13. Karel Valansi, "Arap Baharı'nın Onuncu Yılı", T 24 internet gazetesi, 22 Aralık 2020.
14. İslam Özkan'ın Cihan Tuğal ile yaptığı söyleşi, Gazete Duvar, 26 Aralık 2020.  

 
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU