Geçmişteki iç savaşlar bize Suriye ve iyileşme yolu hakkında ne anlatıyor?

Çatışma yayılırken, Robert Fisk bu yüzyılda nihai bir uzlaşının mümkün olup olmadığının cevabını arıyor

Geçen ay Bağoz'dan tahliye edilen kadın ve çocuklar / Fotoğraf: The Independent

Suriye hükümetine bağlı askerler 2017’de küçük bir kasaba olan Deyr Hafir'i IŞİD'den geri aldığında, ilk olarak siyaha boyanmış, yığınla belgeyle dolu, ancak alelacele terkedilmiş İslami bir "mahkeme" buldu. Bu yüzlerce sayfa, Suriyeli sivillerin en az 3 yıl süren IŞİD işgali altında, nasıl bir muamele gördüğüne dair korkunç kanıtlar içeriyordu.

IŞİD, Rus uçağının bombardımanıyla sokaklardan da çekildikten sonra, Suriye ordusuyla birlikte kasabaya girdim. İslamcılar top atışına devam ederek geri çekiliyordu. Bu kıdemli bir Suriyeli subayın hayatına mal oldu. Ardından yerel şer'i mahkeme binasına ulaştım. Beton bloktan binanın yanında, yol kıyısındaki bir platformun üzerinde ise aynı şekilde siyaha boyanmış demir çarmıhlar duruyordu.

Mahkeme binasının zeminine dağılmış kağıtlar, Deyr Hafir'in gerçek hikayesini anlatıyor.

Yargıçlar Mısırlıydı ve yetki alanları Suriye'nin o dönemki IŞİD "başkenti" Rakka şehrine kadar uzanıyordu.

Belgeler, kasaba ahalisinin İslamcı "adaleti" komşularına ihanet için kullandıklarını ortaya koyuyordu. Birinde kuzenler potansiyel casus olarak muhbirleniyor, diğerinde ise genç bir adam akşam namazına katılmak yerine gizlice kız arkadaşıyla buluşmakla suçlanıyordu. Bazı komşular ise birbirlerini hırsızlıkla itham etmişti. Elektrik jeneratörü için para toplaması gereken bir adam, tüm parayı kendi cebine atmıştı. Muhtemelen Suriye hükümetine çalışan potansiyel bir casus ise, "Devrimci İslamcı Polis Mahkemesi" tarafından "adalete" teslim edilmişti.

Davadaki şahitler, sanıklar, bazen bunların "İslamcı" muhafızları, hepsinin isimleri tam olarak bu arşivlere kaydedilmiş.

"Mahkeme" zeminindeki bu yüzlerce belgeye rastlamamdan bir saat sonra, Deyr Hafir civarındaki 27 köyden kalabalık bir sivil grubun yüzünde acımasız bir tebessümle anayol üzerinden kasabaya varması şaşırtıcı olmadı. Uzun ve kirli kahverengi cübbeleriyle Suriye ordusu subaylarını arıyorlardı. Beraberlerinde, muhtarları ve köy liderlerince imzalanmış, Suriye hükümetiyle "yeniden uzlaşma" talep eden bir belge getirmişlerdi. Askerler ilgi göstermedi. Dilekçeyi kayıtsızca aldıktan sonra, başlarını itaat içinde öne eğmiş bu kederli adamlara, eğer af istiyorlarsa Halep ve Şam'daki yetkililerle temasa geçmelerini söyledi.

Her iki taraf da gerçeğin farkındaydı. Eviniz başka bir ordu tarafından işgal edildiğinde -kasabanız rakip bir gücün istilasına uğradığında- kurtulmak için işbirliği yapmanız gerekir. Ya da en azından müşterek hareket etmeniz. Çünkü işgal anı aynı zamanda müşterek çalışma anı da olur.

 

foto1.jpg
Suriye ordusuna bağlı askerler, Humus'un Deyr Hafir kasabasındaki bir binanın yakınında devriye geziyor. Kasaba, 2017'de IŞİD'den geri alındı / Fotoğraf: AFP

 

Şimdi etkili biçimde savaşını kazanmış olan Suriye rejimi "tekrar uzlaşı komiteleriyle" dolup taşıyor. Şüphesiz, Deyr Hafir civarındaki merhamet isteyen köylüler de bu komitelere başvurdu. Ancak, savaşları sonlandırmakla insanların kendi hükümetlerine ve birbirlerine karşı çıktığı iç savaşları sonlandırmak farklı şeyler. Yeniden uzlaşı -veya çözüm- olmasaydı, aynı çatışmanın 2. perdesini beklerdik.

Yugoslavya'yı ele alalım. Hepimiz, 1990'larda o bölgede tanık olduğumuz sivil savaşların öncülleri olduğunu biliyoruz. Kanıt için, ülkenin Nobel ödüllü yazarı Ivo Andric'in Drina Köprüsü'nü okuyun. Ancak, 1991'de başlayan etnik çatışmanın temel taşını oluşturan gerçek ve kanlı sivil katliamlar, II. Dünya Savaşı yıllarında, 1941’de Alman işgaliyle kurulan faşist Hırvatistan devletinin imha kamplarında gerçekleşti. Yugoslav Sırplar, Yahudiler ve Müslümanlar için kurulan bu kamplar, kimi zaman Nazi muadillerinden bile acımasızdı. Jasenovac kampında bir gaz odası vardı. Fakat aynı zamanda, IŞİD tarzı bıçak ve testerelerle kurbanlarını öldürmek üzere eğitilmiş Ustaşa birlikleri de bulunuyordu.

Alman karşıtı direniş, birbirine düşman olan Kralcı Çetnikler ve Komünist Partizanlar olarak ikiye bölünmüştü. İlk grup, kısa süre sonra komünistlere karşı Alman ve İtalyan işgalcilerle işbirliğine giderken, 2. grup ise -Müttefik devletlerin ve Rusya'nın desteğiyle- Nazilere, İtalyanlara ve Çetnikler'e karşı direndi. 1990'lardaki Bosna savaşının savaş suçluları, büyük ölçüde görgü tanığı delilleriyle, nadiren de arşive dayanan kanıtlarla mahkum edildi. Oysa orijinal Yugoslav iç savaşları, failleri tarafından imzalanmış yazılı emir ve vahşet kayıtlarıyla dolu. Bağımsızlığın ardından Tito'nun Partizanları dahili Sırp, Hırvat ve Müslüman düşmanlarına merhamet etmedi. Böylece, Sırp Çetnik lideri Dragoljub-Draza Mihailovic 1946'da Belgrad'da idam cezasıyla yargılanırken, Komünistler de onu mahkum etmek için kendi askeri savaş kayıtlarını ifşa etti.

İngilizler'in Mihailovic'le ilk ortak hareketlerine dair ilginç kayıtlar vardı (Churchill daha sonra Tito'nun Almanları öldürmek konusunda daha etkili olacağını fark edecekti). Çok fazla belge niteliğinde veri içermesi sebebiyle mahkeme duruşmaları uluslararası alanda yayımlandı. Elimde, Komünist yetkililerin 1946'da Belgrad'da İngilizce yayımladığı orijinal bir kopya var. Örneğin 370 no'lu belgeye, yani Mihailovic'e Drina nehrindeki (Bosna) Pavle Djurisic isimli teğmeninden yazılmış bir rapora bakalım.

"Birliklerimiz gece Drina'ya ulaştı... Ve kurtarılan bölgelerin süpürülme işlemi başladı... Tüm Müslüman köyler tamamen yakıldı, geriye hiçbir ev kalmadı... Operasyon sürecinde cinsiyet ve yaş ayrımı yapmadan Müslüman yerleşimcilerin tamamını imha ettik... Toplamda 22 kaybımız var... Müslümanların kaybı ise 1.200 savaşçı ve yaklaşık 8.000 diğer kurban -kadınlar, yaşlı erkekler ve çocuklar... Birliklerimizin morali çok yüksekti. Bazı birimler, liderleriyle birlikte her durumda olağanüstü bir cesaret gösterdi ve tüm övgüleri hak etti."

Bu, 1992'de Bosna'dan bir Sırp raporu da olabilirdi. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Mihailoviç "Pavle Djurisic'in" temizliği bu şekilde gerçekleştireceğini "hiç düşünmediğini" söyledi. Bu elbette kazananların, kaybedenleri yargılamasıydı ve Nürnberg yasaları savaş sonrası komünist Belgrad'da pek işlemiyordu. Ancak Mihailovic -ve kendi döneminde de Miloseviç- kuvvetlerinin geride bıraktığı kağıtlar nedeniyle mahvoldu. Mihalovic, Tito'nun bir düşmanı olarak -ki gerçek günahı buydu- 17 Temmuz 1946'da idam edildi. Ancak Tito'nun bu savaş suçlarını cezalandırırken -ve Partizanları, savaşın sonunda (İngilizler tarafından) iade edilen Hırvat erkek, kadın ve çocukları ölüm çukurlarına atarken- yaptığı tek şey Yugoslavya'yı komünist bir diktatörlük soğutucusunda saklamaktı.

Yangınlar söndürülmedi. Küller yarım asırdan kısa bir süre boyunca güç bela bastırıldı. Sonra bir kez daha, Sırp Çetnikleri Müslümanları yok etmek için Drina vadisine -II. Dünya Savaşı'nda Mihailovic'in adamlarının büyük bir "cesaret" göstererek "imha ettikleri" aynı köylere- ilerlerken bulduk.

Yani, etnik bir iç savaşta kaybeden tarafın liderlerini öldürmek, kesin bir son değil, ateşkes anlamı taşıyor. Acıyı bir soğutucuya koyabilirsiniz, ancak soğutucunun sahibinin miadı dolduğu an, elektrik akımı da kesilir ve geçmişin hayaletleri tekrar hayata dönmeye başlar. 1991 savaşları başlamadan hemen önce, Sırplar ve Hırvatlar II. Dünya Savaşı'ndan kalma toplu mezarları açmaya başlamıştı. Yaşlı bir kadın olan Sırp tercümanım "Bunun neden yapıyorlar?" diye cevabını bildiği halde bana sorardı. "İçlerine daha fazla kan dökmek için."

Lübnanlılar da, -bir grup Batılı ülkenin, İsrail'in ve Suriye'nin yardım ettiği- 15 yıllık etnik iç savaşın 1990'da sona ermesinden bu yana aynı hayaletlere karşı mücadele veriyor. 1991 tarihli, savaş sonrası mevzuat, Lübnanlı tüm siyasi liderlerle erkekleri, kadınları ve çocukları katledenleri -1982'de İsrail birliklerinin gözü önünde Sabra ve Çatila'da bin 700 Filistinli mülteciyi boğazlayan Hristiyan milisler de dahil- etkin biçimde affetti.

Üstelik hala, Hristiyan ve Müslümanlarca kazılmış toplu mezarlarda veya Suriye'deki hapishanelerde “kaybolan” 18 bin civarında Lübnanlı var. Ve on binlerce Lübnanlı aile bugün hala sevdiklerinnin başına ne geldiğine dair kanıt -ve naaşlarının yerini öğrenmeyi- talep ederek onları "hayatta" tutuyor. Fransızca yayımlanan Hristiyan gazetesi L’Orient Le Jour, "Umudu korumak" isimli serisinde bu kaybolmuş -besbelli ki ölmüş- ruhları hayali bir formda kendi adlarına konuşturarak cesurca hatırlamaya devam ediyor. İşte gazetenin 22 Mart 2017 tarihli sayısında, "kayboluşundan" yaklaşık 40 yıl sonra, 2 kız çocuğunun annesi (6 yaşındaki Abir ve 5 yaşındaki Nisrin) 30 yaşındaki dul Raya Daouri bu şekilde konuşuyor:

"Beyrut antik müzesinin aşağısındaki bir kontrol noktasında 4 yolcuyla birlikte kaçırıldığımda, Abir ve Nisrin'i okula kaydettirmek için Suk el-Garb'a gidiyordum. Samia, Mona, Hanane ve Younes ise Suriye'ye dönmek üzere olan genç öğrencilerdi... Hepimiz kaybolduk. Sadece şoförümüz serbest bırakıldı. Dahası, ailemize bu korkunç haberi de o verdi... Hikayemin burada bitmesine izin verme."

Bu kelimeler, elbette, kurmaca. Fakat kesinlikle, eğer Raya bizimle konuşabilseydi söyleyebileceği şey, bunlar olurdu.

Zeki oldukları kadar iyi içgözlemciler de olan Lübnanlılar duygularını birçok kez sorgulayarak, kendilerine şunu sordu: Böyle yetenekli ve eğitimli olan toplumlar, nasıl bu ölçekte bir vahşete nasıl neden olabilir?

Lübnanlı akademisyen ve tarihçi Fawwaz Traboulsi, iç savaşı hem edebiyat hem de sanatta araştırıyor: Adaletsizliğe ve diktatörlere öfkeli, yakın dönem Suriyeli şairlerden Muhammed Marghout'ta, Picasso ve Caravaggio'da, Bosnalı film yapımcısı Ademir Kenovic'te (Kusursuz Çember filmi 1990'lardaki Saraybosna kuşatmasında geçiyor)... Cellatların ve kurbanların sürekli iç içe geçtiğini fark eden Traboulsi, Lübnanlı Dürzü lider -ve Lübnan'daki tek büyük entelektüel siyasetçi- Walid Jumblatt'ın 1986'da iç savaşta söylediği bir sözü alıntılıyor: "Düşman şimdi her birimizin içinde.”

Traboulsi 2 yıl önceki röportajında, Caravaggio'nun “Davut Golyat'ın Kafası ile” adlı eserinde Golyat'ın kesik kafasına sanatçının kendi fiziki özelliklerini verdiğini söylüyor. Yazar, Guernica'da, yani Picasso’nun 1937'de Bask kentinin Almanlar tarafından bombalanışını yansıttığı eserde, katili kurbanın vücudunda teşhis ettiğini iddia ediyor. Traboulsi, resim, tiyatro ve sinemanın “iç çatışmanın özünü” siyasi ya da tarihi analizlerden daha daha iyi ifade edebileceğine inanıyor.

Traboulsi, Lübnan savaşına dair çalışmasına İspanyol İç Savaşını araştırarak başladı -ancak o dönem diktatör Franco'yu Valle de los Caídos (Düşmüşler Vadisi) adlı anıt mezarda tutmak için yapılan bayağı tartışmalardan habersizdi- ve birçok sanatçının Irak, Cezayir, Lübnan, Filistin ve Suriye'deki şiddeti yansıtırken Guernica tablosundan ilham aldığını farketti.

 

foto2.jpg
Suriyeli mülteciler Beşşar Esad'a karşı savaş suçu işlediği gerekçesiyle dava açmak istiyor / Fotoğraf: AFP

 

"Ancak aynı şekilde kendime sordum" dedi Traboulsi, "Guernica 21. yüzyılın menfur savaşlarını halen dile getirebiliyor mu?" Gerçeği çok az kişi anlayabilse de, bir hava saldırısının sonuçlarını gösteren ilk sanat eserlerinden biriydi.

 

*********************************

 

Peki Suriye savaşının katillerini, rejim veya rejim düşmanı olsun, kim yargılayacak?

Suriyeli mülteciler, uzun zamandır duyurdukları üzere, Beşar Esad'a karşı savaş suçu nedeniyle suçlama yapmayı planlıyor. Emsal olarak ise, Müslüman Rohingya mültecilerinin Myanmar liderlerini Uluslararası Ceza Mahkemesi'nce (UCM) zulüm nedeniyle yargılatma çabasını gösteriyor.

Ancak ABD yönetimi çoktan Afganistan ve Irak'taki Amerikan savaş suçlarını araştıran UCM hukukçularına vize vermeyi reddedeceğini açıkladı. Bu, İsraillilere yönelik yargılama veya araştırmaları da kapsayacak. Eğer bu durum, Washington'ın, İsrail'le, Gazze'deki katliamlarını savunacak kadar müttefik olduğunu gösteriyorsa, muhtemelen aynı zamanda neden bu kadar çok İsraillinin Amerikan vatandaşı olduğunu da açıklıyor. Ancak, Batılı askeri güçler tarafından gerçekleştirildiği iddia edilen savaş suçlarını araştıramayan UCM, Araplarınkini nasıl soruşturacak?

Lahey Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi, 1990ların Yugoslav veraset savaşlarının kurbanları için adaleti aradı ve tesis etti. Savaş suçluları hapsedildi ve bir kısmı hapishanede kendilerini öldürdü. Oysa günümüz Bosna’sında, Sırbistan'ında ve Kosova'sında süregelen nefret ve yolsuzluk -bu ikili ne kadar da sık bir araya geliyor- uluslararası "adaletin" savaşları bitiremediğini gösteriyor.

Yugoslavya'nın 1946'da yaptığı gibi, devletlerin kendi canavarlarını kendilerinin yargılaması gerektiğine inananlar ise, 2011 yılında “1991 Af Yasasının” mülgasını ve -bu Avrupa mahkemelerinde yargılanmaları anlamına gelse bile- "Lübnan savaş suçlularının yargılanmasını" isteyen Lübnanlı bir grup bağımsız aktiviste ne olduğuna bakabilir. Facebook sayfaları neredeyse Lübnan'daki tüm siyasi parti liderlerinden tehditler alırken -suçluların kimler olduğunun da göstergesi- orijinal Lübnan af yasasının neden olduğu "cezasızlık kültürü"nü vurgulayan ve iç savaşın yaralarını iyileştirmede başarısız kaldığına değinen İnsan Hakları İzleme Örgütünden destek gördü.

Bazıları, Lübnan’daki insanlığa karşı işlenen suçların sorumlularının kendi toplumlarından “izole edilmeleri” -bu kişilerin daha da kahramanlaştırılmasına neden olabileceği için düşük olasılıklı bir adım- ve mağdurlara finansal tazminat ödemeleri gerektiğini söyledi.

Her işgalden sonra, “adalet” bir gereklilik, bir sıkıntı ve bir imkansızlık haline gelir.

De Gaulle, Fransızlara özgürlük sonrası "epurasyon"ları için, yargı öncesi kısa bir süre verdi -ki binlerce Petain yanlısı “milis” katilleri, binlerce görece masum yardımcıları ve çok sayıda masum insan, kişisel nedenlerle düşmanları tarafından hedef alınarak idam edildi, vuruldu, bıçaklandı veya toplu mezarlara atıldı. De Gaulle, Fransız vatandaşları tarafından işlendiği iddia edilen sözde işbirliği ve savaş suçlarına dair yargı suçlamalarını her gece okumaktan ve kimin idam mangasının karşısına çıkacağına ve kimin sadece sivil haklarından yoksun kalacağına karar vermekten duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Laval'ın idamına izin verirken, yaşlı olan -ve sonradan ismini oğluna vereceği- Petain'in canını bağışladı.

Ancak, katiller ve kurbanlar arasında, onlara yakın biçimde durduğumuzda diğer duygularla yüzleşiriz: İntikam ihtiyacı, yeniden uzlaşı isteği, zalim ve sadist eylemleri sadece zamanın bastırabileceğine dair sefil varsayım... İç çatışma, tüm diğer kardeş anlaşmazlıkları gibi, kurbanların hayatlarını yok edenlerin de bazen affedildiği özel bir tür vahşet içeriyor.

Şans eseri, İrlanda'daki bu asırlık yıllarda -1916 isyanı, İngiltere ile anlaşma müzakereleri ve iç savaş- İrlandalı yetkililer 1916-1923 dönemine ait binlerce askeri hizmet emeklilik maaşı talebini yayımladı (26 bölgeyi İngiliz İmparatorluğunda bırakan yarı bağımsızlık anlaşmasını kabul edenler ile taca bağlılık yemini etmeyi siyasi ihanet olarak görenler arasındaki iç savaşın başlangıcından itibaren).

 

foto3.jpg
29 kişinin öldüğü Real IRA otomobil bombası saldırısının 20. yıldönümünü anmak için geçen ay Omagh'ta gerçekleştirilen bir buluşma. Bir zamanlar inatçı görülen çatışma, düşüncesi İngiliz siyasilerinin elinde yeniden alevlenebilir / Fotoğraf: The Independent

 

Dublin Askeri Arşivlerinden yayımlanan yeni dosyalar arasında, iç savaşın en üzücü ve en cesur ağıtlarından bazılarını bulmamız mümkün: Akranı İrlandalılar tarafından 1921 yılında "casusluk" nedeniyle ölüme mahkum edilen balıkçılık müfettişi -İngiliz liderliğindeki İrlanda Kraliyet Polisinin eski astsubayı- James Kane'in ailesine yolladığı son mektup. “Sevgili çocuklarım,” diye yazıyor Kane, “Ölüme mahkum edildim. tanrıya şükürler olsun, bugün rahiple görüştüm. Hepinizi kutsuyorum ve tanrının sizi koruması için dua ediyorum. Benim için dua edin ve ayin yaptırın."

Sonrasında ise Kane, büyük bir özenle, ailesinin kendilerine para borcu olan komşularından temin edebileceği harcamaları -mobilya, bir gardırop ve minderler için- listeliyor ve evi satarak "iyi bir kır evi" almalarını öneriyor. Kane -burada okur bir damla gözyaşı dökebilir- şu kelimelerle mektubunu tamamlıyor. 

"Cenaze masraflarına fazla para harcamayın, içki içmeyin ve ahaliyi uyandırmayın. Bedenimin evin yakınına götürüleceğini söylediler. Bu en büyük nezaket. Şimdi güle güle ve Tanrı sizi kutsasın ve Tanrı İrlanda'yı kutsasın. Sürekli benim için dua edin ve tüm arkadaşlarıma ve komşulara sevgimi iletin ve bana olan nezaketleri için hepsine teşekkür edin. Hoşça kalın sevgili çocuklarım, sizi seven babanız. James Kane. Mümkünse beni sevgili karımın yanına gömün."

İşte ona “en büyük nezaketi gösteren” müstakbel katillerini sadece iyi anan biri. 16 Haziran 1921'de County Waterford'daki Shanacool'da vurularak idam edildi.

Ardından, anlaşma yanlısı eski bir İrlanda ordusu tümgeneralinin, (1922'de askerlerinin İrlanda hükümetine karşı isyan etmesine engel olan sıhhi subay ve dişhekimi) Tuğgeneral George Adamson'un yoksul annesi için emekli aylığı talebinde bulunduğu 1929 tarihli bir iç savaş mektubu var. General "Tugayın başıbozuk subaylarının geri kalanı Adamson'u her zaman kendilerini yüzüstü bırakan bir hain olarak gördüler..." diye yazıyor. “Daha sonra Athlone sokaklarında öldürüldü.” Daha sonra, Newry'deki Protestan B. Specials güçlerine 1920'de yapılan misilleme baskınına katılan James Marron var:

“Emirlerimiz her evi yakmak ve bulabildiğimiz her erkeği öldürmekti. 12 evi yaktık ve B. adamlarından 8'ini öldürdük. Ama en talihsiz kısım, büyük bir ailenin başı olan bir kadını (yanlışlıkla) öldürmemiz oldu. Bu sinirlerimi bozdu ve aklımı meşgul etti... Uzun süre, kadını ve vurduğumuz diğer insanları düşünerek uyuyamadım.”

Marron'un sağlığı asla iyileşmedi. Gerçekten, bağımsızlık savaşında ve takip eden iç çatışmada savaşan İrlandalıların birçoğu, aylık belgelerinde hasta, hapis veya ABD'ye göçmüş olarak görülüyor -bu, bağımsızlık sonrası İrlanda'nın ekonomik sıkıntısına dair üzücü bir yansıma.

Bir muhabir olarak İrlanda'daki ilk yıllarımda, önce İngilizlerle sonra ise birbirleriyle savaşan Eski IRA'dan bazılarıyla tanıştığımı hatırlıyorum. Her zaman taca karşı savaşlarından gururla, takip eden savaştan ise derin bir sıkıntıyla bahsederlerdi. Aileler eski İngiliz işgalcilerini affedebilirdi. Komşuları tarafından vurulup öldürülen bir adam konusunda yeniden uzlaşmak ise daha zordu. İrlanda iç savaşından yarım yüzyıl sonra, 1970'lerin başlarında dahi, babalarını veya erkek kardeşlerini öldüren İrlandalıların isimlerini bilen İrlandalı aileler buldum. Kazanan taraf, İngiliz monarşisine bağlılık yeminine devam etmeyi kabul edenler, İrlandalı mahkumlarından bazılarını katletmişti -korkunç bir olayda, "başıbozuklar" bir araya bağlanarak bir madende havaya uçurulmuştu.

Bu savaşın gerçekten sona erdiğini söylemek tatmin edici olurdu. Brexit ve Tory siyasetçilerinin İrlanda'ya karşı çirkin ve suç içeren söylevleri bu yaraları deşmediği sürece… Muhtemelen iç savaşların sona ermesi bir asır sürüyor. O zamana kadar, suçlular zaten ölmüş, mağdurlar ise (yaşasalardı) doğal sebeplerden ölmüş olacakları yaşları geçmiş oluyor. Bir taraf galip gelmişse, o zaman "savaş prenslerinin" -Lüblanlı bir STÖ'den alıntı- onlarca yıl hükümette kaldığını ve korunduğunu görüyoruz. 1991 Lübnan Af Yasası, “dini şahsiyetleri, siyasi liderleri, Arap ve yabancı diplomatları” öldürenleri veya öldürmeye çalışanları affetmiyor. Eğer biz İngilizler, affa dair bir düşünceyi hafife alırsak, sadece 17. yüzyıl İngiltere'sinin kendi iç savaşını Restorasyon'dan sonra 1660 "Tazminat ve Genel Af Yasası" ile sonlandırdığını hatırlayalım.

Devlet kutsaldır. 1992-98’deki kan banyosundan -ve 250 bin ölümden- sonra bir diğer af yasasının çıktığı Cezayir'de olduğu gibi. Yasa; katliam, tecavüz veya ayaklanma gerçekleştirmeyen tüm silahlı grup üyelerini affederken; vahşi hükümet milisleri ve çatışma boyunca İslamcılara karşı savaşan ordu grupları tarafından gerçekleşen tüm işkence ve savaş suçlarını da affetti. Dahası, bu kan Golgota'sında gerçekleşen tüm bu korkunç suç ve suistimallerin tartışılmasını da yasaklıyor!

Bu utanç verici mevzuatın, -daha aklı başında olduğu günlerinde- kendisini protesto eden milyonlarca insana karşı, halen Cezayir'de iktidara gelmeye çalışan zombi başkan Abdülaziz Buteflika tarafından hazırlandığını bilmek şaşırtıcı olmaz. Öyleyse, özgürlük, affediciliği getirir mi? Ve daha ne kadar beklememiz lazım? Lübnan savaşının sona ermesinden hemen sonra, Beyrut'ta, önde gelen bir mezhep liderinin de bulunduğu bir sabah kahvesi buluşmasındaydım. Odanın bir köşesinde, mezhep liderine bağlı milisler tarafından oğlu kaçırılan ve cephede “ortadan kaybolan” orta yaşlı bir kadın bulunuyordu.

Mezhep liderine karşı duyduğu öfkeyi homurdanarak bir süre ayakta bekledi. Ve sonra, biz şaşkınlık içinde izlerken, adamın önünü kesti. Ölmüş oğluna duyduğu sevgiyi haykırıyor, bağırıyor, çığlık atıyor ve adamdan oğluna ne yaptığını söylemesini istiyordu. Adam kadını ikna etmeye çalıştı, ne olduğunu öğrenecekti ve -elbette- onun için üzgündü. Böylece kadın, “nazikçe” odadan dışarı yönlendirildi. Yani odadan ayrılması gereken kurbanın annesiydi, katil değil...

 

 

2017'de, Humus'un Suriyeli valisi, Sünni vatandaşları evlerinde kalmaları ve isyancı otobüsleriyle İdlib’e gitmemeleri için ikna etmeye çalışıyordu. Vali otobüslere tırmanır ve insanlara -beyhude- yalvarırken, ben de arkasında duruyordum. Sonrasında bana "Burada sevdiklerini geri isteyen çok fazla insan var" dedi. "Savaşın başında çok fazla kaçırılma oluyordu ve insanlar onları gerçekten geri getiremeyeceğime inanmıyor. Çok zaman önceydi. Hangi tarafın sorumlu olduğunu bile bilemeyiz."

Fakat tahmin edebiliriz. Ve biz muhabirler genellikle -kurbanların ailelerinin bildiği gibi- Lübnan, Suriye veya Bosna'daki kontrol noktalarında kimin kimi öldürmüş olabileceğini de biliriz. Ne de olsa, Srebrenitsa'da 8 bin 373 insanı kimin öldürdüğünü biliyorduk. Video kasetlerde General Ratko Mladiç'i görmüştük. Peki ama bu bireylerle ilgili bir şey mi? Veya emirlerine -isteksizce- uyanlarla mı? Ya da, Deyr Hafir civarındaki köylüler gibi, işbirliği yapan ve sonra müşterek hareket eden ama 3 yılın ardından, kendilerini savaşın yanlış tarafında bulanlarla mı?

“Doğru” tarafta olduklarını düşünenler -mesela Tunus'ta, Bin Ali'ye karşı yapılan devrim, yanıldıklarını kanıtlayana kadar- kendi kabusları ile başbaşa kaldı. Bu, araştırmaya değer bir fenomen. Tunus'ta, en azından, diktatörün devrilmesinden sonra "Gerçek ve Onur" duruşmaları vardı ve Jeune Afrique isimli küçük bir Fransızca dergi, 68 yaşındaki eski darbeci ve işkencecinin işlediği suçlarını itiraf etmesini sağladı. "Rıza" (ismi elbette değiştirilmişti) kendisi ve 2 yoldaşının nasıl çalıştığını anlattı. İlk işi, İslamcı mahkumları küçük düşürmek, soymak, demir boru ve kırbaçlarla dövmekti. Rıza, “Sonra daha karmaşık teknikler vardı” dedi:

"Örneğin “kızarmış tavuk” gibi. El veya bilekleri birbirine bağlı biçimde demir bir çubuğa asılan mahkuma vücüdundaki en hassas bölgelerden elektrik şoku verilirdi. Ya da ‘banyo.’ Kurban dışkı ve kimyasallarla dolu suya itilirdi... Bu bizim sorumluluğumuz değil, biz sistem tarafından yakalanmıştık."

İşkenceci olmaya neden devam ettiği sorusunu ise Rıza şöyle açıklıyordu:

"Rahat bir hayatım vardı, kendi evimi inşa ediyordum. Fransa'da, İngiltere'de ve Kuzey Afrika ülkelerinde polis eğitimi görüyor ve anti-terörist istihbaratta çalışıyordum."

Ancak Rıza, emirlere itaat etme nedeninin üslerine duyduğu saygı değil, korku olduğunu fark ettiğini söyledi. Kadın mahkumlara asla dokunmadığına dair yemin etse de çığlıklarını duyabiliyordu. İstifa etme şansını elde ettiğinde ise, “kendi çocuklarını yiyen bir sisteme dair utanç hissiyle" ayrıldı:

"Sonraları eski bir mahkumlar karşılaştığımda, tanımamazlıktan gelirdim. Onlar da aynısını yapardı."

Burada, muhtemelen, Traboulsi'nin işkenceci ve kurbanın bir bütün haline geldiği imajı yatıyor. Rıza sözlerini "Ama ifade edebileceğim tüm pişmanlıklar olan bitenleri silmeyecek" diye bitirdi:

“Ben tanrıya döndüm. tanrının affını elde etmek, bu adamlarınkinden daha kolaydı... Utancım beni yıkıyor ve peşimi bırakmıyor... İhanete uğradığımı sanmıyorum. Ancak başkalarına yaptığım şeylere katlanmak için yakalanmaktan ve hapse atılmaktan korkuyorum. Bir korkak olabilirim ama canavar değilim."

Ah, ama öyleydi. İç savaşlar -ve bu diktatörlükler içindeki toplumun durumu- hepimizi canavara dönüştürüyor. El Kaide hemen hemen, Mısır gizli polisinin işkence odalarında doğdu. Ömer Süleyman (Mısır-İsrail ilişkilerinden sorumluydu ve ABD tarafından kaçırılan insanların Kahire'deki işkencecilere teslim edilmesini ayarlayan kişiydi) Rıza'nın amirlerine tavsiyelerde bulunmak için 2006'da bizzat Tunus'a seyahat etmişti.  2017'de, Süleyman'ın şimdi Mareşal-Devlet Başkanı El Sisi için çalışan halefleri, Suriye hükümetine bilgi vermek için Şam'ı ziyaret etti.

Kurbanlar bu dünyadan kendilerini nasıl kurtarıyor? Acının üstüne kapıyı nasıl kapatırsınız?

Uzlaşma kolay bir kelime. Gerçek de öyle. Peki iç savaş makinesini nasıl kapatırız? Mazeretlerle mi? İtiraflarla mı? Yoksa günah işleyen -ve günaha maruz kalan herkes- dünyadaki yaşam sürelerini tamamlayana kadar beklemeli miyiz? Yıllar önce acı çekerek ölmüş olsalar bile...

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

https://www.independent.co.uk/news

Independent Türkçe için çeviren: Kerim Çelik

© The Independent

DAHA FAZLA HABER OKU