Z Kuşağından Alfaya: İstanbul'un asıl beka sorunu çocuklar

Prof. Dr. Murat Şeker: Apolitik zannedilen ama çok fazla politik olan bir nesilden söz ediyoruz

31 Mart yerel seçimlerinin ardından sonuçlara ilişkin değerlendirmeler sürüyor. Dünyanın önemli metropollerinden olan İstanbul’da alınan mahalli seçim sonuçları farklı etkenler üzerinden değerlendiriliyor. 15 milyonu aşkın nüfusuyla adeta tüm Türkiye’nin bir yansıması olan İstanbul’da sonuçlar değerlendirilirken ilçe ilçe hatta mahalle mahalle değişen farklı eğilimler göze çarpıyor. 39 ilçe ve 959 mahalleye sahip İstanbul'un, mikro analizler ile değerlendirilmesi genel değerlendirmelerden daha verimli sonuçlar veriyor.

İstanbul Üniversitesi Şehir Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi'nin mikro düzeydeki son araştırması, şehrin demografik yapısındaki hızlı değişimi ortaya koydu.

Araştırma sonuçlarına göre, İstanbul nüfusunun yüzde 30’unu toplumun en genç ve dinamik kuşağı olan Z kuşağı oluşturuyor. Bu durum Z kuşağının çok yakında şehrin hakimi olmaya başlayacağını gösteriyor. Peki, sözünü ettiğimiz Z kuşağı kimdir? Gelecekten beklentileri, şehirlerine, ülkelerine bakışları, dini, ideolojik, mesleki tercihleri neler? İstanbul, Z kuşağının beklentilerine cevap verecek potansiyele sahip mi? Z kuşağının önceki kuşaklardan farkı ne? Kuşak çatışmaları; İstanbul ve Türkiye’nin geleceği için ne ifade ediyor? Z kuşağının ardından gelen alfa kuşağı hakkında ne biliyoruz? Sorularımızı, Şehir Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Murat Şeker cevapladı. 

 

murat şeker (1).JPG
Prof. Dr. Murat Şeker


- Son yaptığınız araştırma ile İstanbul’da hızlı bir demografik değişim izlendiğini ortaya koydunuz. Bu hızlı değişimde en yüksek payı Z kuşağının aldığını, şehrin hakimi olmaya başladığını açıkladınız. Öncelikle X,Y,Z kuşakları kimdir, nasıl tanımlanır? Ve İstanbul'daki demografik değişimde X,Y, Z kuşaklarının seyri hakkında neler söylersiniz?

Biz bu araştırmada son beş yılı dikkate aldık. Daha geriye gitmedik ama daha sonraki araştırmalarda daha geriye giderek, daha uzun bir seyir ortaya koyacağız. Biraz daha yerel seçimlere ilişkin olsun diye son beş yılda nasıl değişti demografik yapı diye son beş yılda değişen rakamları karşılaştırdık. 

X,Y,Z kuşağını tanımlamak gerekiyor. Kimdir, nedir? Genel literatürde bazı kabuller var, biz de araştırmamızda onlar üzerinden gittik. X kuşağı; 1965-79 arasında doğanlar, Y kuşağı; 1980-99 arasında doğanlar, Z kuşağı; 2000’den sonra doğanlar ve bir de alfa kuşağı var, o da 2012-13’den sonra doğanlar olarak kabul ediliyor. Bu çok keskin bir ayırım değil aslında, özellikle Y kuşağı, 1980-2000 arasında doğanların bir kısmı kendisini Z kuşağında, bir kısmı ise X kuşağında hissediyor. Y kuşağı bir köprü anlamında. Bu sebeple 90’lardan sonra doğanların tamamını Z kuşağı olarak kabul edebiliriz. Ama biz yine de araştırmamızı genel literatüre uygun olarak yaptık. 

Mesela X kuşağından önce, 65’den önce doğanlara baktığımızda beş yıl önce İstanbul nüfusunun yüzde 13’üne denk geliyor, şu an yüzde 10’a gerilemiş. Çünkü 65 öncesi doğumlular genellikle emekli konumundalar ve emeklilik yaşamını da çoğunluğu İstanbul’da geçirmek istemiyor ve ya memleketine ya da kıyı sahillerine göç ediyorlar. Dolayısıyla orada 13’den 10’a bir azalma var. 

X kuşağına baktığımızda beş yıl önce yüzde 29’muş, şu anda yüzde 26 burada da bir azalma var. Y kuşağı ise kendini koruyor, beş yıl önce de İstanbul’un üçte biri Y kuşağı idi, şu anda da yüzde 30-35 civarında bir seyirle İstanbul’un üçte birini Y kuşağı oluşturuyor. Çünkü Y kuşağı aslında şu anki iş gücünün büyük bir kısmını karşılıyor. İstanbul da zaten ticaret merkezi, iş alanı, istihdam imkanları açısından Türkiye’nin en önemli kenti. Dolayısıyla Y kuşağı halen iş yaşamına devam ettiği için, buradaki fırsatları takip ettiği için İstanbul’da yaşamaya devam ediyor. 

Ama Z kuşağına geldiğimiz zaman, 2000’den sonra doğanlara baktığımızda 5 yıl önce İstanbul nüfusunun yüzde 23’ünü oluşturuyordu, şu an yüzde 30’una gelmiş durumda. Ve giderek artıyor, bu demografik seyir giderek dönüşüyor. Dolayısıyla bir tahminleme, hesaplama yaptığınızda Z kuşağının gelecekte İstanbul’un hakimi olacağı, İstanbul’da en fazla popülasyona sahip olan kuşak olacağı açıkça görülüyor. 

“Bu kuşağın ‘büyüyünce doktor olmak’ gibi bir hayali yok”

- İstanbul Z kuşağının teknolojik beklentilerini karşılayabilecek yeterlilikte mi?


Aslında yeterli değil. Z kuşağı şunu istiyor: İstanbul’u teknolojiyi takip eden bir kent olarak değil, teknolojiyi üreten bir kent olarak, teknolojiyi ilerleten bir şehir olarak görmek istiyor. Dolayısıyla dışarıdaki teknolojinin buraya yansıması başka bir mesele, ama aslında Z kuşağının beklentisi teknolojinin buradan üretilmesi. Kendileri de buna aslında çok yatkınlar, çok girişimci ruha sahipler, teknoloji ile zaten haşır neşirler, en fazla teknoloji ile haşır neşir olan kuşak. Dolayısıyla burada kendileri için de önemli fırsatların olduğunu görüyorlar ve dünyaya açılmak istiyorlar. Artık her anlamda küreselleşme her tarafı sarmış durumda, internet dediğimiz nesne uzakları yakına getirmiş durumda, dolayısıyla dışarıdaki bir teknolojik gelişme, anında burada izlenebiliyor zaten. Eskiden bir teknoloji transferi olması için belki de yıllar geçmesi gerekiyordu ama şu anda çok anlık. Aynı şekilde buradan da dışarıya bir teknoloji transferi olabilir. Bazen görüyoruz örneklerini, girişimciler finansman bulup ürünlerini çok ciddi rakamlara satıyorlar. Bu bizde de olmaya başladı "Z kuşağı" böyle şeyler bekliyor. Zaten Z kuşağının hayalinde “büyünce doktor olmak” falan yok, çok başka şeyler var. Ondan önceki kuşağın beklentileri ile şu an ki Z kuşağının beklentileri çok farklı. İstanbul şu anda bunu karşılayacak düzeyde değil, ama bu beklentiyi karşılayacak potansiyeli var. Yani Türkiye açısından bunu kim başarabilir, hangi şehir başarabilir dersek, yine İstanbul olacaktır. 

“Uzun vadeli planlar Z kuşağını hiç cezbetmiyor”

- Bu kuşağın beklentileri farklı, “büyüyünce doktor olmak” gibi bir hayalleri yok dediniz… Peki, mesleki tercihler açısından beklentileri nedir? Z kuşağı meslek seçiminde nelerden etkileniyor?

Bir defa Z kuşağı kendisine çok fazla zaman ayırmak isteyen bir kuşak. 2000’den sonra doğanlar değil, 90’dan sonra doğanları da bu kuşağa ekleyerek baktığımızda Z kuşağı parayı tasarruf yapmak için kazanmak istemiyor. Parayı harcamak için kazanmak istiyor. Örneğin, bir yıl boyunca para biriktirip, bu biriktirdiği parayı bir haftalık bir seyahatte harcayabiliyor. Dolayısıyla bakış açısı çok farklı. Daha önceki kuşaklar gibi değil, önceki kuşaklarda bir tasarruf bakış açısı vardı. Örneğin konut kredisi üzerinden konuşacak olursak, 20 yıl, 30 yıl vadeli konut kredileri, böylesi uzun vadeli planlar Z kuşağını hiç cezbetmiyor. Çünkü 20 yıl boyunca ödenecek bir konutu tercih etmiyorlar, o ipoteğin altına imza atmak istemiyorlar. Hayatlarını buna kurgulamıyorlar, genel olarak baktığımızda kendinden sonra gelecek nesil için, çocukları için “onlara bir ev, bir gayrimenkul bırakayım” gibi bir dertleri yok. Anı yaşıyorlar, anı yaşadıkları için de çalışma yaşamında kendilerine esnek zaman yaratabilecek alanları tercih ediyorlar. Yani dokuz- altı çalışan, standart beyaz yakalı değil bu kuşak. Bu kuşak, evinden, kafeden, internet olan her yerden çalışabilecek bir kuşak ve o tarz bir çalışma yaşamını tercih ediyorlar. 

“Kuşak çatışması önüne geçilemeyecek bir değişim rüzgarı”

- Anı yaşıyorlarsa bireysellik söz konusu. Bu durum ebeveynleriyle ilişkilerinde de bir kuşak çatışması doğurmaz mı? 


Kesinlikle ebeveynleriyle bir kuşak çatışması var. Daha önceki nesiller gibi değiller. Önceki kuşak gibi aile içi ilişkileri çok sağlam değil, bunu herkes kendi etrafında hissediyor. Daha kopuk yaşıyorlar, daha özgür yaşıyorlar. 15-16 yaşlarında bir çocuk liseden sonra üniversiteyi yurtdışında okumak için çözüm yolları arıyor. Veya üniversiteye gidiyorsa bir an evvel yurtdışında çeşitli eğitim programları içerisinde, staj programlarında, bir şekilde dışarıda yer almak istiyor. Dolayısıyla kesinlikle bir kuşak çatışması ve iletişim eksikliği söz konusu olacak. 

Bu iletişim eksikliğini zaten şu an herkes kendi çevresinde görüyor, çünkü ebeveynleri yeni gelen Z kuşağının bakış açısıyla bakamayacak. Bunu da herkes hissediyor kendi yaşamında. Mesela Türkiye örneğinde, Türkiye yaşlanan bir ülke, genç nüfusumuz Avrupa’nın bir çok ülkesinin çok önünde olsa da yaşlanma eğilimi gösteriyor. Giderek yaşımız artıyor, ortalama yaş artmaya başladı. Yaşlılık politikalarının çok daha önem kazanacağı, yaşlı evlerinin ve yaşlılar ile ilgili hizmetlerin çok daha etkin ve öncelikli hizmetler olacağı öngörülüyor. Çünkü bu ilişki, bu iletişim kopmaya başlıyor. 

Konutlar üzerinden örneklendirecek olursak, 1+1 ev modeli... Türk aile yapısına uygun olmayan bir konut türü var artık. Bu evlerde annesi babası geldiği zaman konaklayamayacak, evde bir yemek ikram edemeyecek.  Yaşam tarzı konutlara da yansımış durumda. Zaten bu nesil, dışarıda kahvaltı yapıyor, dışarıda yemek yiyor...  Aile ile bir birliktelik sağlanmıyor, ev ortamı o anlamda yaşanmıyor. Bütün bunlar böyle bir kuşak çatışmasını ortaya koyuyor; bu da kaçınılmaz bir şey. Kuşak çatışması önüne geçilemeyecek bir değişim rüzgarı.


“Apolitik zannedilen ama çok fazla politik olan bir nesil”

- Peki 
Z kuşağı kendini politik olarak nasıl konumlandırıyor?

Bir kere Z kuşağını 90 sonrası kabul ettiğimizde, apolitik gibi zannedilen ama çok fazla politik olan bir nesil. Aslında apolitik olan 80’lerde doğan nesil, yani 80 ile 90 arasında doğanlar, biraz 12 Eylül darbesinin de etkisiyle, o yıllarda doğan çocuklar bizzat kendi ebeveynleri tarafından siyasetten uzak tutuldu çünkü; sıkıntılar yaşanmıştı. Ama 90’lardan sonra doğanlara baktığımızda, Z kuşağı aslında politikayla oldukça ilgili; pratik bir şekilde ilgili. Kendisi ile alakalı olan herhangi bir projeyi, bir gelişmeyi anında kapıyor, anında izliyor, takip ediyor ve her şeyden önce sorguluyor. Daha önceki kuşaklarda sorgulama yeteneği zayıftı, daha çok otoriteye saygı vardı. Z kuşağında ise tam tersi bir durum söz konusu. Devleti veya hükümeti kendisine hizmet etmesi gereken bir unsur olarak görmeye başlıyor ki aslında olması gereken de o. Devlet zaten milleti için vardır. Ancak daha önceki kuşaklarda devlet daha çok “baba” noktasında konumlandırılmıştı. Şimdi öyle değil. Devleti ve hükümeti ve onun bütün politikalarını kendilerine hizmet olarak dönmesi için bir kitle olarak görüyorlar. 

“Z kuşağının keskin çizgileri yok, sürekli dönüşüm içindeler”

- Z kuşağı arasında politik eğilimlerde bir ideolojik bakış öne çıkıyor mu? Farklı bakışlardan söz edebiliyor muyuz?


Politik eğilimlerde sağ, sol ideolojileri, bunlar da çok karışmış durumda. Eski klasik eğilim yok. Yan yana geldiğinde aslında tamamen farklı düşüncelere sahip olan, kılığıyla kıyafetiyle, konuşmasıyla, bu kuşaklar birçok şeyi bir arada başarabiliyor. Yani geçmişten bu anlamda çok kazla kazanımları var, ayrıştırmıyorlar.  Bir önceki nesillere göre çok fazla önyargılı değiller. Daha objektif bakabiliyorlar, “tamam öyle, ama...” da diyebiliyorlar. Yani çok keskin çizgileri yok ve sürekli bir dönüşüm içindeler. Sürekli bir değişim halindeler. Kendini her türlü ideolojiye ait hissedenler var ama; hiç bir ideolojiye ait hissetmeyen önemli bir kesim de var. Her ideolojinin doğrularını da yanlışlarını da görüyorlar. Dolayısıyla böyle bir sonuç da ortaya çıkıyor.

"Sekülerleşme yaygınlaşıyor: Eleştiriyorlar ve uzaklaşıyorlar"

- Z kuşağının inançla ilgili durumu nedir? Nasıl bir inanç ya da inançsızlık öngörüyorlar? 


Bizim çalışmamızda inanç ile ilgili bir veri yok, böyle bir çalışma yapmadık. Fakat özellikle son dönemde, Gençler üzerinde din ve inanç eksenli yapılmış çalışmalar da var. Türkiye açısından baktığımızda burada bir sekülerleşmenin yaygınlaştığını görebiliyoruz. Daha önceki çalışmalarda, Deizm olgusunun öne çıktığını görebiliyoruz. Dolayısıyla bu yeni kuşaktakiler kendilerini dinlere ya da aslında dinlerin yaşanış şekline yakın hissetmiyorlar. Belki bir yaratıcıya inanıyorlar, varlığından haberdarlar, öyle olduğunu düşünüyor, kabul ediyorlar ama dinlerin yaşanışına yakın hissetmiyorlar. Tabi ki hiç inanmayanlar da var eskiye oranla. Dinlerin eksik yönlerini, yaşanış biçimlerini, o dinleri yaşayan insanların yaşantılarından dolayı eleştiriyorlar. Eleştirdikleri zamansa oradan uzaklaşmaya başlıyorlar. En son KONDA’nın da bir araştırması var. İslam açısından baktığımızda, namaz kılma oranları azalmış durumda, oruç tutma oranları azalmış durumda. Bunu görüyoruz. Hatta İmam hatipler arasında yapılmış çalışmalar da var. Bu araştırmalarda Deizm’in önemli noktalara ulaştığı yönünde bulgular ortaya konuşmuştu. Biz bu çalışmalara kendi alanımız olmadığı için girmedik ama böyle bir şey de hissediliyor zaten. Bu anlamda böyle bir uzaklaşmanın olduğu, daha evrensel inanışlar, daha evrensel doğruluk, ilkeli durma, dürüst olma, yalan söylememe... Bunlar aslında dinlerin de temelinde tavsiye ettiği unsurlar. Yaşıyorlar ve onlara inanmaya başlıyorlar. Ortak değerler olduğu için kendilerini muhtemelen bir dine ait hissetmiyorlar. Tabii ki geleneksel tarzda yetiştirilmiş olan gençler arasında kendini dine yakın hissedenler de var. Ama sonuç olarak geçmişe dönüp baktığımızda bir azalma görülüyor. 

“Haline çok şükreden bir nesil değil, eski temayüller yok”

- Z kuşağı sürekli kendini geliştiren, dünyayı takip eden bir kuşak, peki Z kuşağının gelişmesi ulusallaşmayı mı yoksa uluslararasılaşmayı mı beraberinde getiriyor?


Uluslararasılaşmayı beraberinde getiriyor. Z kuşağı için artık uzaklar hiç uzak değil. Bundan 20 yıl 30 yıl önce ortaokul veya lise, hatta üniversite öğrencisi bir genç için yurtdışına çıkmak, yurtdışında bir eğitime katılmak, staj programına katılmak, iş bulmak ya da yurtdışına seyahat etmek bir hayaldi. Bu gerçekten karşılaştırılması zor bir hayaldi. Zamanla, şu anda bunların çok rahat, basit olabildiğini görüyorlar. Dediğim gibi, bir yıl boyunca para biriktiriyorlar onu bir hafta içinde harcayabiliyorlar, sırf başka ülkeler görmek için. Gençlerin hepsi dışarıyı görmek istiyor. O yüzden, dışarıyı da gördükleri için genellikle de bizden daha iyi konumda, daha iyi yaşam kalitesine sahip kentleri de gördükleri için, döndüklerinde de İstanbul’u eleştiriyorlar. İstanbul,  sağladığı olanaklar açısından Türkiye’nin ilk sırasında olmasına rağmen, dışarıyı görenler açısından eleştirilen bir şehir. Böyle bir durum var. Çünkü daha iyisini, hep daha iyisini görüyorlar. Ki kendileri fiziken görmeseler dahi internet dediğimiz unsurla paylaşılan videolarla, sosyal medyada görüyor, bunu zaten anlık olarak yaşıyorlar. Dolayısıyla yerel yönetimlerin bu anlamda eski politikalarla gitmesinin, gençler açısından bir dönüşü olmadığını da görüyoruz. Çünkü artık her şey ortada, karşılaştırma yapan bir nesil var ve sürekli sorgulayan bir nesil var. Orada yaşayan bir insandandan neden eksiği olsun. Kendisiyle karşılaştırdığı zaman “neden biz gerideyiz” sorusunu soruyor. Yani bir anlamda haline çok şükreden bir nesil değil bu nesil. O eski temayüller yok. Daha farklı bir bakış açısı var, daha çok şey istiyor. 

- Z kuşağı farklı bir bakış açısı var, temayülleri farklı, sorguluyor, araştırıyor, daha katılımcı... Peki Türkiye Z kuşağı ile diğer ülke Z kuşağını kıyaslarsak?..

Aslında başka ülkelere gitmeden, iller arasında dahi bir dengesizlik olduğu için, hatta ilçeler ve mahalleler arasında dahi dengesizlik olduğu için, bir yerin Z kuşağı ile başka bir yerin Z kuşağı aynı kuşağı aslında yaşamıyor. Yani tabii ki bu erişebilirlikle, bağlanabilirlikle, ne kadar çok fırsatla karşılaşıldığıyla da ilgili. Teknolojik imkanlara ne kadar erişilebildiği ve sosyoekonomik seviye ile de ilgili... Yani biz Türkiye’de neyi, hangi sorunları konuşuyoruz, gelişmiş bir ülkede bu Z kuşağı nelerden bahsediyor... Bu çok önemli. 

"Daha fazla yakalama şansı olan bir kuşak: Eşgüdüme gelme imkanı var"

Ama bir de şu var, diğer kuşaklara göre gelişmeleri daha fazla yakalama şansları var. Oradaki gelişmeleri anında görme şanları var. Diyelim ki bir girişimcinin, teknoloji alanında bir girişimi olduğunda, artık kendi literatürünü anında takip etme şansı var. Eskiden olsa bunu takip edemeyecekti, çok geç izleyecekti, ama şu anda belki de o litaratürün önüne geçebilecek hatta katkıda bulunabilecek durumda olabilir. Böyle bir avantajı var. Dolayısıyla ebetteki ülkeden ülkeye çok farklılıklar söz konusu, ülkelerdeki yaşantı tarzları, oradaki sosyoekonomik seviye, yönetim şekli, bunların hepsi etken, ama aynı zamanda şöyle bir potansiyel de var: bunların bir eşgüdüme gelme imkanı da var. Bugün nereye giderseniz, özellikle Batı’yı, gelişmiş ülkeleri ya da Amerika gibi ülkeleri düşünelim, oraya gittiğinizde mobil uygulama ile kentsel hizmetleri almak istiyorsunuz. Yani bu kuşağın yurtdışına gittiği vakit “metroda kaybolur muyum acaba”, “yolu bulamaz mıyım” gibi korkuları yok. Diyor ki “kesin orada da bir mobil uygulama vardır ve ben ona göre, nereye, nasıl gideceğimi bilirim.” Yani bu bilinçle gidiyor ve araştırıyor.


“Yeni gelen kuşak toplumcu değil, bireysel olacak”

- Bir de Z kuşağının ardından gelen bir alfa kuşağı var. Alfa kuşağı ne durumda? Nasıl bir kuşak olacaklar? 

Alfa kuşağı çok enteresan bir kuşak ve henüz gözlemleme yapılmamış bir kuşak. Çünkü 2012-13’ten sonra doğanlar düşünülerek Alfa kuşağı olarak adlandırılıyor. İstanbul’da 1 milyon 150 bin 2012-13’ten sonra doğan 0-4 yaş arası çocuk yaşıyor ki bu çoğu şehrin nüfusundan yüksek bir oran. Bu çocuklar sosyoekonomik seviyesi ne olursa olsun bir defa teknoloji ile beraber doğuyor. Doğar doğmaz sosyal medyaya düşüyor, yani mutlaka fotoğrafı çekiliyor ve sosyal medyada paylaşılıyor. Bir kamerayla, bir bilgisayar, akıllı telefon ya da tablet ile karşılaşıyor, teknoloji ile beraber doğuyorlar. Bugün herkes kendi çocuklarının teknolojik becerileri açısından “her şeyi yapıyor, çok akıllı” diyor, aslında bu teknoloji ile çok fazla etkileşim içinde büyüdüğünden kaynaklanıyor, bir yaşlıya göre çok daha hızlı teknolojik olarak bir şeyler yapabiliyor. 

Ama bu kuşak nasıl bir kuşak olacak? Bu kuşak muhtemelen Z kuşağından daha da farklı bir kuşak olacak, tamamen bireyci, bireysel bir kuşak olacak. Yani toplumcu değil, toplumsal sorunlarla ilgileneklerini zannetmiyorum bence daha çok bireysel sorunlarla ilgilenecekler. Ve kendi huzurunu sağlayacağı, kendi yaşam kalitesini yükseltebileceği, kendi çıkarlarını maksimize edeceği yere doğru gidecekler. Bunu tutamayacağız. Bunu diğer ülkeler de tutamayacak, yani bu gerçekleşecek bir şey. Tabii gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere doğru hızlı bir akım gidecek. Yine de teknoloji biraz daha eşitleme sağladığı için, nitekim bugün burada da Google’da bir şey aradığınızda aynı şey çıkıyor, Afganistan’da da aradığında aynı şey çıkıyor, Amerika New York’ta da aynı şey... Böyle bir eşitlik var aslında, bilinen birçok zararı var ama böyle bir eşitlik söz konusu. Bilgiye ulaşma açısından bir eşitlik, tabii ki birçok konuda eşit olamayan şartlar söz konusu olabilir ama bu bile bir fırsat. Bunun olması bile onların dünyayla entegrasyonu açısından bir fırsat.

“Ebeveynler kendi çocukluk zamanlarındaki ilişkiyi bulamayacaklar”

- Aile ilişkileri açısından değerlendiğimizde, bu çocuklar gelecekte nasıl olacaklar? 

Ben o anlamda biraz endişeliyim. Özellikle bizim Türk aile yapısı açısından değerlendirdiğimizde, sosyal ilişkiler açısından değerlendirdiğimizde, o beklentiyi pek karşılamayacak. Ebeveynlerin, özellikle şu anda 40 yaş, 30 yaş üstünde olanların ebeveyn olmaya başladığında kendi çocukluğundaki, çocukluk zamanlarındaki gibi ilişkiyi bulamayacaklar. O yüzden çok fazla bağlanmamak lazım diyorum ben arkadaşlara. Artık aile ilişkileri açısından öyle bir nesil yok, alacak başını gidecek, durduramayacaksınız. Çünkü her yer yakın artık. Bugün New York’a gidebilmek 10 saat ise, 20 yıl sonra 2 saat olacak büyük ihtimalle, dolayısıyla her yer daha da yakın olacak. Her yere gidecek bu çocuklar. Kendilerinde bir nitelik varsa, kendilerini geliştirirlerse, bu olanak ve fırsatlar çok daha fazla olacak. 

“İstanbul’un planda kalmayan bir çocuk politikası ve uygulamasına ihtiyacı var”

- İstanbul bu çocuklar için nasıl bir yaşam sunuyor? İstanbul’un çocuk politikaları alfa kuşağına yeterli mi? 

İstanbul’un bu anlamda butik politikası olması gereken alanlarda çok da fazla politikasının olmadığını görüyoruz. Bu gerek büyükşehir gerek ilçe belediyeleri veya merkezi yönetim için de geçerli. Biraz daha anlık yaklaşılıyor, ulaşım falan gibi sorunlar çok daha önemli planda elbette ama çocuk dediğimiz unsur gelecek demek, gelecek nesiller demek, her şey demek. İstanbul’da azımsanamayacak oranda 1 milyon 150 bin 0-4 yaş arası çocuk yaşıyor. Ve bunun çok önemli bir kısmı -ki daha sonra bu konuda da bir çalışma yapacağız- çocuk yoksulluğu içinde. Yani bu 1 milyon 150 bin çocuğun önemli bir kısmı yoksul mahallelerde yaşıyor, dolayısıyla kaliteli yemeğe, kaliteli eğitime, yeşil alana ulaşmakta sıkıntı yaşıyor. Birçok eşitsizlikle doğuyor aslında, dünyaya aslında eşit olmayan şartlarda geliyor. Dolayısıyla İstanbul’un mutlaka, sadece planda kalmayan, gerçek bir çocuk politikasına ve bunun uygulamalarına ihtiyacı var. Bu çocukların mutlaka okul öncesi eğitim alması gerekir, bu çocukların belli koşullarda sağlık hizmetlerine erişmesi gerekir, kaliteli gıdaya erişmesi gerekir. Bunlara asgari ölçüde dahi sahip olmayanlar var. Ya da bir hanede -genellikle yoksul ailelerde görüyoruz, gelir seviyesi azaldıkça çocuk sayısı artıyor- bir hanede beş, altı hatta yedi çocuk olabiliyor. Belki geçmişte veya köy yaşamında çocuk sayısındaki oran çok fazla önemli değildi, ama şu an şehir yaşamında çok ciddi sorunlar oluşturuyor. Çocuklara uygun mekanlar çok kısıtlı ve bu elbet ki çocukların gelişimini etkiliyor. 

“İstanbul açısından asıl beka sorunu çocuklar”

Biz bu çocuklarla ilgili bir an evvel politika belirleyip, uzun soluklu uygulamalar yapmazsak aynen depremde olduğu gibi gün gelecek bunun bir patlaması olacak ve hazırlıksız olacağız. Ve o zaman birçok şeyi düzeltme şansımız olmayacak. Çünkü baştan zaten kaybetmiş olacağız. Baştan bu çocukların eğitilmesi, hizaya sokulması, topluma ve kendilerine faydalı bireyler haline getirilmesi gerekir. Aksi takdirde gelecekte bu çocukların suç örgütlerine katılımı ya da madde bağımlılığı kullanımı gibi durumlarla karşılaşabiliriz. Ki İstanbul’da çok yüksek oranda madde bağımlılığı dikkat çekiyor ve kullanım yaşı ciddi oranda düşmüş durumda. Tüm bunlar endişe verici ve üzerine eğilinmesi gereken konular. Beka sorunu falan deniliyor doğru da, İstanbul açısından asıl beka sorunu çocuklar. Çocuklarla ilgili ne yapılacak? Beka dediğimiz şey gelecek, o gelecek onlar zaten, çocuklarımız. Onlar 15-20 yıl sonra artık hepsi birer saatli bombaya da dönebilir, hepsi harika çocuklara, gençlere de dönebilir. Kendi aralarında sorunlar ve çatışmalar da yaşayabilirler... Bunların olmaması gerekiyor. O yüzden önleyici tedbirleri almak gerekiyor, izlememiz gerekiyor bu çocukları. 

- Araştırmanızda hemşericilik ile öne çıkan ilçeler hatta mahalleler olduğunu görüyoruz. İstanbul’un memleket demografisi de değişiyor. Bu gettolar gelecekte İstanbul’u nasıl etkileyecek, öngörünüz var mı?

Bu ciddi bir sorun olmaya başlayabilir. İstanbul, çok göç alan ve göç veren bir şehir. Ciddi anlamda göç alıyor ama niteliksiz göç alıyor, buna karşılık nitelikli göç de veriyor. Özellikle yurtdışına nitelikli bir göç söz konusu, dolayısıyla İstanbul’un demografisi değişmeye başlıyor. Memleket meselesinde de aynı. Biz de hemşericilik çok yaygın. Kültürümüzde adını bile sormadan önce “nerelisin” sorusuyla başlar her şey. Eğer bu hemşericilik, şehir yaşantısında entegrasyonu engelleyecek duruma gelirse, bu sefer o kitlenin birbirine entegrasyonu olmuyor, birbiriyle konuşamayan, birbiri ile anlaşamayan, aynı şeyi düşünemeyen ve aynı pencereden bakamayan kitleler oluşmuş oluyor. Öbek öbek… Bir yandan da şimdi Türkmenler, Suriyeliler, Afganlar vs. birçok ülkeden gelen göçmenler de var. Bunlar kendi kurgularını, kendi yaşantılarını kurguluyorlar. Ben hep şu örneği veriyorum. Örneğin New York’ta bunu nakde çevirmişler. İtalyan Mahallesi, Çin Mahallesi diye adlandırılıyor ve orada bir ekonomi yaratmışlar. İnsanlar New York’taki Çin mahallesini yahut İtalyan Mahallesi’ni görmek için gidiyor. Belki orası suç oranı açısından da yüksek, sıkıntılı bir yer ama gitmek istiyor. Sadece oranın sosyal yaşamının değil, ekonomik değerinin de yaratılması gerekiyor. Birazda o gözle bakmak gerekir bu tür yapılaşmalara. 

“Şunu ortaya koymak gerekiyor: İstanbulluluk dediğimiz şey nedir?”

Ama en nihayetinde bir İstanbulluluk kriterinin de olması gerekiyor. Şimdi bakıyoruz mesela bazı ilçelerde, örneğin Sultanbeyli’de nüfusun sadece yüzde 3’ü İstanbul’da nüfusa kayıtlı, yüzde 97’si tamamen dışarıdan. Sultanbeyli’nin İstanbullu nüfusu yok, nasıl entegre olacak bu insanlar. İstanbullu olmak için illa İstanbul ikametinde olmak tabii ki gerekmez nüfus kaybı açısından, sonradan gelen insanlar İstanbullu olma kriterlerini ortaya koyabilir. Ama onlardan da önce bizim daha doğrusu yerel yönetimlerin, özellikle Büyükşehir’in, bizim şunu ortaya koymamız gerekiyor: İstanbullu kriterleri nelerdir? İstanbulluluk dediğimiz şey nedir? İstanbullu ne yapar, ne yapmaz? Bunların biraz oturtulması gerekiyor. Şayet bunlar oturtulursa bu kişilerin, dışarıdan gelen ve burada yaşayanların, kendi tabii ki öz yaşantıları devam edecekler, geleneklerine devam edecekler ama bir yandan da şehri bozmayacaklar. Şehrin o dinamizmi, şehrin o felsefesine de aykırı davranmamaları gerekiyor. Ancak o zaman topyekün bir İstanbul’dan bahsedebiliriz. Yoksa İstanbul her zaman çok karmakarışık. Bundan bin yıl, iki bin yıl önce de öyleydi. İstanbul üç tane imparatorluğa başkentlik yapmış bir kent, dolayısıyla birçok faklı durum söz konusu, farklı kesimlerden insanlar yaşamış yüzyıllarca, bin yıllarca... Yine öyle olacak, doğru, işte bunu bir katma değere dönüştürmek gerekiyor. 

"İstanbullu olma bilinci mutlaka oluşturulması gerekiyor"

Şehir kültürü, şehirli olma, İstanbullu olma bilinci mutlaka oluşturulması gerekiyor. Aksi takdirde bu kriminal bir duruma gelirse, şehrin yönetimi açısından da kötü olacaktır. Ama tüm metropol kentlerde yaşanan bir şey bu. Banliyö meselesi, gettolaşma, bu hepsinde olur. Kimisi bunu kontrollü bir şekilde yapar, o önemli. Kontrollü bir şekilde olmazsa bunu engelleyemezsiniz, yani şimdi Suriyeliler geldi, bu insanlar burada yaşıyorlar, çocukları bizden daha güzel Türkçe konuşuyor, yani artık buradalar, o çocukları geri göndermek falan imkansız, burada yaşayacaklar. Yaşasınlar o ayrı bir konu; ama buranın yapısına uymaları lazım. Buranın yapısına uymaları için, öncelikle buranın yapısının belli olması lazım ki onlara o şekilde kanalize edilsinler. 

- İstanbul niteliksiz göç alıyor, fakat nitelikli göç veriyor. Yüksek eğitimli nüfus, beyaz yakalılar yer değiştiriyor. İlçelerde değişim gözleniyor, bu değişimin seyrine değinecek olursak?..

İstanbul’da üniversite ve sonrası yüksek eğitimlilerin oranlarına baktığımızda Kadıköy ilk sırada. Kadıköy nüfusunun yüzde 40’ı yüksek eğitimli. Beşiktaş, Şişli, Üsküdar, Fatih’te de oranlar yüksek. Ama beş yıllık seyre baktığımızda, örnek olarak yine Kadıköy’den gidecek olursak, beş yıl önce Kadıköy İstanbul’daki tüm üniversite mezunlarının, tüm yüksek eğitimlilerin %11’ini ilçesinde barındırıyordu. Beş yıl önce 10 yükseköğretim mezunundan bir tanesi Kadıköy’ü tercih ediyordu. Şu anda bu, yüzde 8’e düşmüş durumda. Yani şu an 13’te bir, 14’te bir oranında. Dolayısıyla eskiye göre Kadıköy yüksek öğretimlilerin daha az tercih ettiği bir yer. Aynı şekilde Üsküdar, Bakırköy, Şişli, Beşiktaş, Fatih de böyle. Nerelerde yükseliyor diye baktığımızda, Sancaktepe, Esenyurt, Beylükdüzü, Çekmeköy’de yükselme görüyoruz. 

Site yaşamını tercih ediyorlar: Mahalle kültürüne sahip değiller

- Bu değişimin sebebi nedir?

Bunun iki sebebi var. Birincisi konut politikaları, yani konut fiyatları bunda çok önemli bir etken. Merkezde oturunca bunun maliyeti yüksek oluyor, insanlar çeperlerde daha uygun fiyatlarda yaşayabiliyorlar. İkincisi bu eğitimli kesim site yaşamını tercih eden bir kitle, çünkü mahalle yaşamı onları çok bağlamıyor, sabah çıkıp akşam geliyorlar ve mahalle kültürü, semt pazarı, bakkalı, manavı şeklinde bir kültüre sahip değiller. Çalışma tempoları sebebiyle de ister istemez mahalle yaşamıyla muhatap değiller. Hafta sonlarını da başka yerlerde geçiriyorlar. Dolayısıyla evlerini sadece otel anlamında kullanıyorlar. Çocukları varsa onların güvenliği için de sitede yaşamayı tercih ediyorlar. Sitelerin yerleşkelerinin de çoğunlukla bu bahsettiğimiz çeper ilçelerde olduğunu görüyoruz. Oldukça nitelikli siteler de var bu anlamda, alt yapısı oldukça güçlü siteler. Normal sitelerde de var. Şehir merkezinde böyle bir imkan zaten çok zor. 

- Bu noktada İstanbul içinde toplu ulaşım ağının gün geçtikçe genişlemesinin payı nedir?

İstanbul’da ulaşım hattının genişlemesi, özellikle metro hatlarının genişlemesi, entegrasyonu hatta şimdi Gebze-Halkalı Banliyö Hattı’nın açılması, bütün bunlar uzağı yakın etti ve dış çeperlerde yaşamayı daha cazip hale getirmeye başlıyor. Beylikdüzü’nde oturan biri metrobüs ile kısa sürede her ne kadar kaliteli bir yolculuk olmasa bile kısa sürede şehrin merkezine gelebiliyor. Veya Anadolu Yakası için de aynı şey geçerli. Dolayısıyla ulaşım hattının genişlemesi de bunu yaydı, geliştirdi. Merkezden çeperlere doğru bir gidişatı başlattı. Bunu en çok da yükseköğretimlilerde görüyoruz, çünkü onlar mobilite. Merkezde kimler kaldı diye baktığımızda yaşlı nüfusun kaldığını daha çok görüyoruz. Çünkü onlar mobilitesi yüksek olan insanlar değil, mahalle yaşamını terk etmek istemiyorlar, 30 yıldır aynı yerde yaşıyorlar, terk etmek istemiyorlar. Ancak kentsel dönüşüme denk gelirlerse dönüşümler, değişimler yaşıyorlar. Dolayısıyla böyle bir gelişkinlik var, merkezden dış çeperlere, ilçelere doğru. Bu seçim sonuçlarını da etkileyecek bir durum. Çünkü yüksek eğitimli kesim bir tarafa seyredince, ağırlık kazanmaya başlayınca oranın tüm sosyoekonomik yapısı değişmeye başlıyor. Siyasi eğilimler de değişmeye başlıyor. Orada yaşayanların talepleri de farklılaşmaya başlıyor. 

Öyle bir şey ki, bir tarafta uydu siteler var, geliri yüksek kesimin yaşadığı ama biraz ilerisinde nerdeyse gecekondu diyebileceğimiz yapılaşmalar var. Sosyo-ekonomik seviye açısından uçurumlar var. Bir belediye başkanının işi çok zor o anlamda, çünkü homojen bir yapıya seslenmiyor. İstanbul’un çoğu ilçesinde bu homojeniteyi göremiyoruz, heterojen bir yapı söz konusu oluyor ilçeler açısından baktığımızda. 

- İstanbul’da hızla gelişen şehir içi ulaşımın şehir dışına da (Gebze-Halkalı Banliyö Tren Hattı’nın faaliyete geçmesiyle birlikte) ulaşmasıyla Y kuşağının ikamet değişikliği hakkında ne öngörürsünüz? Ulaşım ağı, İstanbul’un göç verme durumunu nasıl etkileyecek?

Tabii Y kuşağı yer değiştirmeye başlayacak, başladı da zaten. Hatta insanlar yeni açılacak hatları takip ediyorlar, özellikle, planlanandan ziyade yapımına başlanan, açılış tarihi verilmiş olan hatları takip ediyor insanlar. O hatlar boyunca da bu mobiliteyi sağlıyorlar. İstanbul zaten kent içi mobilitenin en yüksek olduğu şehir. Taşınma açısından baktığımızda Türkiye’de en fazla taşınmanın olduğu şehir İstanbul. İnsanlar sürekli yer değiştiriyor. Ve yer değiştirmesindeki ana etkenlerden birincisi ulaşım. İstanbullular ulaşıma bağlı olarak hareket halinde... Dolayısıyla yeni açılan hatlar, entegrasyonlar, bunlar ulaşımdan kaynaklı olarak nüfus dağılımını da etkiliyor. Oralardaki konutların fiyatları yükselmeye başlayacak doğal olarak, talep artmaya başlayacak, bu şekilde bir seyir izlenecek. Bu beklenen bir sonuç ve önümüzdeki yıllarda da aynı şekilde devam edecek. 

- Ulaşımdan söz etmişken, daha önceki araştırmanıza göre, İstanbul’da çalışanların yüzde 40’ının iş-ev arası ulaşım için günde 1,5 saat harcıyor. İş-yaşam dengesi açısından bakarsak, İstanbul’da insanlar mutsuz mu? 

Mutluluk ile ilgili geçen yıl sekiz bin kişi ile yaptığımız bir araştırmaya göre İstanbul’da yaşayanların yüzde 40’ı günde 1,5 saatini trafikte geçiriyor. Ortalama ulaşımda geçirilen süre 53 dakika. İstanbul’da stres ortamı çok yüksek. Aslında 09:00-18:00 saat aralığında çalışıyor ama günde bir, iki saatini de ulaşımda geçiriyor. Bu toplamda 11 saatlik bir süre ediyor. Ve özellikle bu beyaz yakalılar olarak nitelendirebildiğimiz kuşak için evine geldikten sonra sonra da mail'ler gelmeye devam ediyor. Akşam çalışması gerekiyor, mail'e dönüş yapması gerekiyor. Aslında neredeyse 24 saat iş ortamındaymış gibi, çalışma yaşamına dahil oluyor. Çalışma yaşamı onu çok apselide etmiş durumda, dolayısıyla tabii ki mutlu değil. Yani çoğu işte şu yok artık, saat 18:00’de şarteli kapatıp, “tamam, sosyal yaşamıma dönüyorum” diye bir şey söz konusu değil, çünkü her şey devam ediyor. Ertesi gün sunulacak sunumun hazırlanması gerekiyor gibi... Beyaz yakalının, mavi yakalıdan farkı biraz da o… Mavi yakalılar tabi ki çok zor şartlarda çalışılıyor, kabul edilebilir değil ama standart bir iş yaptığı için işte paydos yaptığı vakit sosyal yaşama geçişkenlik çok daha kolay. Ama diğer tarafta, beyaz yakalılarda öyle bir geçişkenlik yok, çünkü her gün yeni şeyler çıkabiliyor. Bu internetten ulaşılabilirliğin yüksek dozda olmasından dolayı, sürekli kendisinden bir şey beklenebiliyor, öngörmesi gereken bazı unsurlar da oluşuyor. Bu tabi ki onun mutluluk derecesini de azaltmaya başlıyor. 

- İş yaşam dengesini sağlamak için, esnek çalışma yöntemleri öneriliyor, tartışılıyor. Esnek çalışma koşulları çalışanın sosyal yaşamı ve iş verimliliği açısından değerlendirdiğimizde önerilebilir bir sonuç çıkarıyor mu?

Esnek çalışma koşulları tam olarak söz konusu değil, olsa dahi çalışma yaşamından kopamıyor. Esnek çalışma modelleri uygulandığında ise hem çalışma hem de yaşam kalitesi artıyor, verimlilik yükseliyor. Bu zaten tüm dünyada kanıtlanmış bir şey, biz de son yaptığımız çalışmada bunu tespit etmiştik. Esnek çalışma kesinlikle bir avantaj. Bunu uygulayan şu an ülkemizde bir banka var benim bildiğim, bir ya da iki gün evden çalışma imkanı sağlayan. Telekom şirketlerinde, araştırma şirketlerinde, çoğu uluslararası olan ya da ulusal bazda kurumsallaşmış dev şirketlerde bu esnek çalışma imkanları söz konusu. Bununla ilgili hep olumlu geri dönüşler almış durumdalar, yani işten kaytarma gözüyle bakılmıyor. Zaten samimi olursak, çalışanlar açısından da günlük 8 saat çalışmadan 8 saat verimli performans olarak kimse çalışmıyor. Ben hep bunu söylerim, verimlik açısından ortama 3 ya da 4 saattir. Ama o insana siz sosyal yaşamda alan yaratırsanız, esnek çalışma imkanı sunarsanız o mutlaka daha verimli olacak ve daha mutlu olacaktır. Tabii ki suiistimal olabilir ama bu suiistimal ofis içinde çalışırken de olabilir, bu biraz kişisel bir eğilim. 

- Esnek çalışma imkanı sağlayan kurumlar Türkiye’de çok yaygın değil. Z kuşağının İstanbul’daki etkisinden söz ediyoruz, bu kuşağın sahip olmak istediği iş alanı esnek çalışma koşulları sağlayan bir alan mı?

Z kuşağı her anlamda bir esneklikten yana. Örneğin kravat takmak istemiyor. Hiyerarşiyi çok sevmiyorlar, daha samimi ilişkilerden hoşlanıyorlar, alacak laptopunu gidecek bir kafede kahvesini içerken çalışacak. Böyle bir çalışma yaşamı hayal ediyorlar. Ki bakarsanız İstanbul’da kafeler falan çalışan birçok insan ile doludur, ofisi yoktur, kafeleri ofis olarak kullanıyordur. 

- Daha önceki araştımanızda İstanbul’da ilçe ve mahalle bazında hane halkı geliri incelendiğinde, ilçelere göre değişim gösterse de İstanbul’da ortalama hane halkı gelirinin aylık 4 bin 308 TL olarak tespit edildiğini açıkladınız. Öte yandan, “Mutluluk ekonomisi” araştırmanızda İstanbul'da yaşanabilirlik düzeyinin aylık 7 bin 500-8 bin TL bandında seyrettiğini tespit ettiniz. İstanbul’da gelir-mutluluk ilişkisi hakkında neler söylersiniz? 

Biz 7 binin üzerinde kişi ile yaptığımız araştırmada şunu sorguladık, “Geliriniz arttıkça mutlu olma oranınız yükseliyor mu?”  Ve 7 bin 500 lira – 8 bin liradan sonra insanların mutluluğunun artmadığını gördük. Mesela soruyoruz, “Geliriniz 500 lira artsa mutluk skalanız ne kadar artar?” Bu şekilde devam ederken ortalama olarak 7 bin 500 lira – 8 bin liradan sonra gelir artsa bile mutluluk düzeyinin artmadığını gördük. Dünyanın da literatürü böyle, çünkü gelir mutluluğu bir noktaya kadar arttırabiliyor, temel ihtiyaçlara ulaşmak, bazı kişisel ihtiyaçları karşılama adına mutluluğu arttırabiliyor ama belli bir noktadan sonra gelir artsa bile mutluluk artmamaya başlıyor. 

Gelir 8 bin liranın üstüne çıktığı zaman stres başlıyor

Mesela bunu ülke ölçeğinde de görebiliriz, ABD’nin son 20 yılına bakın oradaki kişi başına düşen gelir iki katına çıkmıştır ama, aynı ülkenin mutluluk araştırmasına bakın seyir aynı kalmıştır, hatta biraz daha azalmıştır. Dolayısıyla gelir ile mutluk ilişkisi arasında doğrusal bir ilişki yok, bir yere kadar mutluluğu arttırıyor, o yüzden tam bir çelişkiden bahsedemeyiz. Sadece insanların mutlu olma skalası açısından kendilerine belirlediği gelir İstanbul açısından 7 bin 500 lira – 8 bin lira ve bu rakamın üstüne çıktığı zaman geliri artsa bile bir anlamda mutlu olamıyor. Aksine bu kez stres faktörü daha fazla etkilemeye başlıyor. Gelir yükseldiği zaman harcama kalemleri de artmaya başlıyor. Harcama kalemleri arttığı zaman da daha kaliteli, daha nitelikli bir yaşam tercihi ortaya çıkıyor ve bu sefer cevabı verilmesi gereken sorular artmaya başlıyor. Yani daha önce geliri düşükken Devlet okuluna çocuğunu gönderirken, geliri yükseldiğinde koleje gönderiyor; her yıl o kolejin bir bedeli var ve bunu ödemek ile ilgili bir stres yaşayabiliyor. Gelirini aynı şekilde devam ettirmesi gerekiyor ve bu da bir baskı yapıyor. 

Diğerlerinden daha fazla gelir aldıysa, bu onu mutlu ediyor

Aslında başka önemli bir şey de biz şunu sormuştuk, göreli gelir, yani diyelim ki, “sizin çalıştığınız şirkette herkes 5 bin lira alıyor, siz 6 bin lira alıyor, bunu mu tercih edersiniz?” yoksa “siz başka bir şirkette 7 bin lira alacaksınız, ama herkes orada sizden daha fazla 8 bin lira maaş alıyor” bunu mu kabul edersiniz? İnsanların çok önemli bir kısmı, yüzde 70 gibi bir oran, birincisini tercih ediyor. Daha az gelir elde etmeyi kabul ediyor ama kendi ortamında çalıştıklarından daha fazla gelir elde ettiği zaman mutlu oluyor. Dolayısıyla mutluluğu orada gelir ile bağdaştıran unsurlardan birisi de “göreli mutluluk”, göreli gelir yaklaşımı. Kendini eş olarak gördüğü insanlardan daha fazla gelir aldıysa, bu onu mutlu ediyor. Daha fazla bir gelir alacağı ama o ortamda çalıştığı arkadaşlarından daha az bir gelir alacaksa bunu istemiyor. Önceki işine göre daha yüksek bir gelir elde etme imkanı olmasına rağmen… Dolayısıyla bizdeki bakış açısı biraz da o, dünyada da benzer bir bakış açısı var, biz de bu çok daha ağır bir şekilde hissediliyor. 

- İstanbul Kalkınma Ajansı’nın desteklediği, İÜ İktisat Fakültesi’nin yürüttüğü “Mahallem İstanbul Projesi” nedir, neyi amaçlar ve İstanbullulara ne gibi kolaylıklar sağlar? 

“Mahallem İstanbul Projesi”ni geçtiğimiz yıl tamamladık. Sitemiz halen aktif ve bir mobil uygulama ile verilere ulaşılabiliyor. İstanbul’da 959 tane mahalle var ve bu 959 mahalleye ilişkin geniş bir veri tabanı oluşturduk. Bu veri tabanı sadece kurumlar ya da TÜİK’ten aldığımız veriler değil, bizim doğrudan doğruya sahadan topladığımız, anket değil ama tam sayım olarak topladığımız veriler veya bizim oluşturduğumuz çeşitli endeksler ile türev verilerden oluşuyor. Biz orada yerel yöneticiler başta olmak üzere, bütün faydalanıcılara, kullanıcılara açık bir açık veri platformu oluşturduk. Çok da ilgi gördü ve akabinde İstanbul Üniversitesi Şehir Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’ni kurduk ve şimdi bu “Mahallem İstanbul” çalışması bu merkez üzerinden devam edecek. Şimdi verileri güncelleme aşamasındayız, güncellendiğinde tekrar sisteme dahil edeceğiz ve sistemden görülebilecek. İstanbul çok büyük bir şehir, metropol ve bu metropolde mutlaka mikro analizlerin yapılması gerekiyor. Genel geçer politikalar başarılı olmuyor. Çünkü İstanbul’a genel bir politika uygulayamıyorsunuz. İlçelere bile bile genel politika uygulayamıyorsunuz. İlçelerin içinde en küçük birim olan mahalleler üzerinde kararlar alınması gerekiyor. O yüzden karar alıcılar, diyelim ki bir yere otopark mı yapılacak, bir yere yeşil alan mı yapılacak ya da bir yerde yaşlı evine mi ihtiyaç var, bunun kararı verilirken bu tür verilerden, istatistiklerden faydalanılması gerekiyor. Ancak o şekilde şehir daha “akıllı” yönetilebiliyor, ancak o şekilde daha etkin bir şekilde kaynaklar planlanabiliyor. Aksi takdirde, sizin hareket noktanız objektif göstergeler olmayınca başka durumlar söz konusu olabiliyor bu da kaynak dağılımında etkisizliğe yıl açıyor. Bu sefer ilçeler arasında dengesizlik, hatta bir ilçe içinde mahalleler arasında dengesizliğe neden oluyor. Dolayısıyla bizim, özetle bu çalışmamız ve bundan sonra yapacağımız çalışmalar hep açık veri platformu üzerinden, bu tür verilerin paylaşımı, halkın da takip etmesi, yatırımcıların, yerel yöneticilerin takip etmesi açısından tüm işbirliklerinin geliştirilmesi üzerine.

 

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU