Ortadoğu’daki devrimciler Arap Baharı’ndan bu yana çok önemli dersler çıkardı

Sudan ve Cezayir’deki halk hareketlerinin ve sivil itaatsizlik eylemlerinin başarısına yorumcular kuşkuyla yaklaştı. 8 yıl önce iyimserlerin yaptığı gibi, bu sefer de kötümserler meseleyi yanlış anlıyor olabilir

Sudan ve Cezayir’deki diktatörlerin Nisan’da, bir ay içinde görevlerine son verildi

Birbirinden çok farklı 2 siyasi dalga, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da hızla yayılıyor. Protestolar, 2011’in başarısız Arap Baharı’ndan beri ilk defa askeri rejimlerin liderlerini alaşağı ediyor. Bu sırada diktatörlerse kişisel ve ulusal özgürlük isteyen muhalifleri öldürerek, hapse atarak veya tehdit ederek daha da tekelleşmeye çalışıyor.

Sudan ve Cezayir’deki diktatörlerin, başını çektikleri rejim hala orada olsa da, Nisan’da bir ay içinde görevlerine son verildi. Şu anda tutuklu bulunan Sudan Devlet Başkanı Ömer el-Beşir, 16 haftalık protestoların ardından devrildi. Yüz binlerce insan “sivil yönetim” ve “iktidar sivil hükümete devredilinceye kadar sokaklarda olacağız” tezahüratlarıyla protestolarına devam ediyor.

 

hartum.jpg
Hartum'daki protestolardan bir kare

 

Protestocular, 2011 yılından “ne yapılmaması gerektiğine” yönelik bir ders çıkarmış durumda. Mısır’da kitlesel gösterilerin Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’i defetmesinden sadece 2 yıl sonra General Abdulfettah Sisi’nin önderlik ettiği daha otoriter bir diktatörlük onun yerine geçti. Sisi’nin 2030’a kadar iktidarda kalmasını sağlayacak anayasa değişikliği referandumu, cumartesiden itibaren 3 gün boyunca sürecek.

Sisi’nin geçen yıl oyların yüzde 97’sini alarak - oyların kalan yüzde 3’ü seçim kampanyası yapmayan ve Sisi’yi coşkuyla destekleyen son dakika adayına gitti - yeniden cumhurbaşkanı seçildiğini düşününce, referandum sandığından çıkacak sonuca dair de şüphe yok.

Neyse ki, bu iki yüzlü demokrasi, Cezayir’deki son olaylarda da görüldüğü üzere ters tepebiliyor. Cezayir’de 20 yıldır iktidarda olan ancak 2014’ten beri komada olduğu anlaşılan Cumhurbaşkanı Abdulaziz Buteflika’nın şubatta 5. dönem için adaylığını koyacağı bildirildi. Bu da Mısır’daki referandum gibi, halka verilen yetkiyi aşağılamanın ifadesiydi.

İşte bu aşağılama haddini biraz daha aştı. Buteflika’nın yerine, Genelkurmay Başkanı Ahmed Gaid Salih’in desteklediği eski rejim yanlısı Abdulkadir bin Salih geçti. Bu yüzeysel değişikliklere karşı çıkan protestocularsa, polisin toplu gözaltı ve dayağına rağmen gösterilerini sürdürüyor.

Sudan ve Cezayir’deki halk hareketinin ve sivil itaatsizlik eyleminin başarısına yorumcular kuşkuyla yaklaştı. Tunus’ta başlayan ve Mısır, Libya, Yemen, Suriye ve Bahreyn’e sıçrayan 2011 protestolarının yeniden başladığından bahsetti. Bu son 5 ülkede, kısa süren demokratik girişimi acımasız bir baskı (Mısır ve Bahreyn) veya daimi savaşlar izlemişti (Libya, Yemen, Suriye).

İyimserlerin 8 yıl önce yaptığı gibi, bu sefer de kötümseler yanılıyor olabilir. Devrimciler geçmişteki yenilgilerinden ders çıkardı. 2011’de Kahire’de yapılan “ordu millet el ele” tezahüratları bugün Hartum’da yok. Dahası, Arap dünyasındaki orduların nüfusun geri kalanı üzerinden geçinen asalak varlıklar ve şişirilmiş kurtçuklar olduğunun herkes farkında.

Arap Baharı’nı ateşleyen siyasal, sosyal ve ekonomik meseleler hala orada duruyor. Çünkü baskı ve yoksulluk daha da arttı. Nüfusun 3’te 1’ine denk gelen 30 milyon Mısırlı günlük 2,50 dolarla yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Kamu borcu 5 yıl öncesine göre 5 kat daha fazlayken, hükümet 45 milyar dolarlık “yeni yönetim başkenti” gibi devasa ve boş projeleri onaylıyor.

Ne kadar provoke edilirlerse edilsinler, Sudan ve Mısır’daki muhaliflerin, eylemlerini barışçıl şekilde sürdürmeleri kendi çıkarlarına. Böyle bir krizin militarize edilmesi baştaki yöneticilerin menfaatine olur. Çünkü biliyorlar ki, Hilaire Belloc’ın da dediği gibi: “Ne olursa olsun, bizim Maxim marka silahlarımız var, onlarınsa yok.” Bir kere sıradan askerler vuruldu mu, yöneten tarafın kusurlu olma ihtimali daima daha azdır.

 

alaa salah.jpg
Alaa Salah, Sudan'daki gösterilere damga vurdu

 

Askeri operasyon aynı zamanda muhaliflerin çok miktarda paraya ve silaha ihtiyaç duyacağı anlamına geliyor. Muhalifler bunları ancak egosantrik hesap defterlerini düşünen dış güçlerden elde edebilir. Ancak dış güçlerin de sıradan Libyalılar, Suriyeliler, Iraklılar ve Yemenliler için gerçekten kaygı duyduğu yok.

2011’den beri siyasal İslam’ın itibarsızlaştırılması veya yenilgisi devrimci güçler için bir ikramiye.

Geçtiğimiz 40 yıl boyunca din, İran devriminden ve Sovyetlerin Afganistan’ı 1979-80’de işgal etmesinden kalma bahaneyle, bölgedeki her türlü sızlanmayı ve direnmeyi baskı altında almada araç oldu. Kitlesel halk eylemlerini harekete geçiren Şii ve Sünni İslamcılar, ulusalcılar ve sosyalistleri büyük ölçüde yerinden etti.

İslami ideoloji ve örgüt, 1990’larda Cezayir’de ve 2003 sonrası Irak’ta muhalif hareketlere, 2011’de de Libya, Mısır, Suriye ve Irak’taki hükümet karşıtı güçlere büyük bir güç verdi. Fanatik dini inanışlar, sayıca çok ve daha iyi silahlanmış düşmana karşı insanları birleştiriyor.

Ancak bu isyanlarda İslami cihadın öne çıkması, yerleşmiş rejimler için iyi haberdi. El Kaide ve IŞİD gibi gruplar tehlikeli ancak geçici askeri tehdit oluşturuyor. Fakat toplumun büyük bölümü, Sünni Arap olmayan veya ılımlı dindar olanları her zaman dışladı. Diktatörler de bundan faydalandı. Çünkü onların zorba yönetiminin alternatifi daha da korkunçtu. 2004’te Bağdat’tayken Amerikan askerlerinin Felluce’yi ilk kuşatmasında, Şii ofis çalışanlarının yaralı Sünnilere kan verdiklerini hatırlıyorum. Aynı yıl içinde 2. bir kuşatma oldu. Ama bu kez Şii siviller Felluce’den çıkan canlı bombalarla katledildi, yaralandı. Bu yüzden daha önce kan bağışlayanlar, ABD’nin hava saldırıları ve ağır silahlarla şehri yok etmesini destekledi.

Sadece Irak’taki Şiiler değil, Suriye’deki Aleviler ve Mısır’daki Kıptiler de Sünni İslam’ın militanlarınca dışlandı. Bunların arasında cuma günü camiye giden ama genel anlamda laik olanlar da vardı. Ancak bu gibi insanlar, Libya’da Muammer Kaddafi’nin devrilmesinden sonra olduğu gibi, geçici hükümetin ilk iş, çok eşlilik yasağını kaldırmayı önerdiğini görünce şok oldu.

Muhalif hareketlerinin sıklıkla düştüğü tuzak, ülkedeki tüm problemlerin değiştirmeye çalıştıkları yöneticilerden kaynaklandığına inanmaları. Bunun muhalif propagandanın bir parçası olması kaçınılmaz ama bu tamamen doğruymuş gibi davranmak zarar veriyor. Irak’ta 2003’ten, Suriye’de 2011’den sonra hükümet karşıtı güçler, defalarca, dini ve etnik azınlıkları merkezi hükümete destek olmaya zorladı. Çünkü bunu yapmadıkları takdirde yok edileceklerinden korkuyorlardı.

Mezhep ayrımcılığı, bugün o kadar yaygın değil ve protestocular ayrımcılığın davalarına ne kadar zarar verebileceğini biliyor. Müslüman olmayanların da gösterilere katılmalarını isteyen ve protestolara öncülük eden Sudanlı Profesyoneller Derneği’nin etkileyici bir sloganı var: İsa devrimin tam ortasında duruyor.

Arap dünyasındaki devrimci değişikliği durdurmayı amaçlayan bazı etkili güçler, 2011’de de, 2019’da da aynı. Arap Baharı, Batı’da bir dereceye kadar memnuniyet uyandıran ilginç bir devrim ve karşı devrim karışımıydı. Özgürlük ve eşitlik için mücadele edip ölen insanların, Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki gibi bunların hiçbirini istemeyen son mutlak monarşileri desteklediğini görmek olağanüstüydü.

Son birkaç haftada Libya’da da aynı sürecin işlediğini görüyoruz. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ın yeşil ışık yaktığı General Halife Hafter’in güçleri, başkent Trablus’a havan topu ve roketle saldırıyor. Hafter, firavunlara özgü tahtında kameralara verdiği asık suratlı pozuyla, Arap dünyasında diğer bir diktatör olma kararlılığını zaten gösterdi. Devrimciler 2011’den bazı dersler çıkarmış olabilir ama askeri diktatörler her zamanki gibi iğrenç ve gösteriş meraklısı.


 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

https://www.independent.co.uk/voices

Independent Türkçe için çeviren: Cenk Korkmazer

© The Independent

DAHA FAZLA HABER OKU