Doğrudan kıyas doğru olmayabilir ama Kuzey İrlanda’nın şiddet dolu geçmişinin hayaletleri Brexit’in peşini bırakmıyor

1970’lerin Protestan siyasetçileriyle bugünün Muhafazakar Partili Brexit destekçilerini buluşturan ortak bir payda var: “İhanet” korkuları ve değişmez inançlarıyla “Britanya halkı” adına konuşmaları

1970'lerde şiddetli bir savaşa sahne olan Kuzey İrlanda, Brexit tartışmalarıyla birlikte yeniden gündemde

Brexit vodvilini uzaktan izlerken ister istemez gözümün önüne The Times’ın Belfast muhabiri olarak çalıştığım günler geliyor. 1970’lerin başları, Kuzey İrlanda tarihinin en berbat, şiddet dolu ve tehlikeli yıllarıydı. O günlerde üzerimde en fazla iz bırakan görüntü; Britanya ordusuyla İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) arasındaki çatışmalar ya da her iki tarafın da öldürdüğü masum insanlardan çok, kahverengi gömlekler içindeki karanlık Protestan paramiliterlerin varlığıydı.

Beni bu kadar çok endişelendiren; sözde Ulster Savunma Birliği’nin (UDA) üniformaları, hatta Britanya’nın sözüm ona “güvenlik” güçlerinin desteğiyle ya da onların yardımı olmaksızın yapılan sadist Katolik katliamları da değildi. Hayır, tüyler ürpertici ve korkunç bir durum varsa o da Kuzey İrlanda’nın eğitimli, anayasayı savunan birlikçi siyasetçilerinin, bu haydutlarla bir arada yaşaması, mezhep savaşından bahsederek onları desteklemeleri ve bunların yaptığı şiddeti dini bütün korkularla inkar etmeleriydi. Zira varlıkları, Protestan toplumda sahip oldukları desteği sürdürmek için yarattıkları korkuya dayanıyordu. 

Her ne kadar günümüz Demokratik Birlik Partisi’nin (DUP) şu an yaptığı mezhepçilik ve açgözlülüğü onlarınkiyle kıyaslamanın yeri gelmiş olsa da şimdi doğrudan karşılaştırma yapmıyorum. Bilakis, Kuzey İrlandalı seçilmiş siyasetçilerin, neredeyse çeyrek yüzyıl önce, ırkçı bağnazlığı sırtlamaya amade oluşunu ve bugün Westminster’daki meşru, seçilmiş - genellikle son derece iyi eğitimli - Brexit yanlısı milletvekillerimizin ırkçı ve aşırı sağın estirdiği göçmen karşıtı rüzgarı nasıl arkasına aldığını gözler önüne seriyorum.

İrlanda’nın kuzeyindeki Protestanlar, 1970’lerde sahnede mükemmel bir performans gösterdi. (Bugün katlanmamız beklenen Birleşik Krallık versiyonundan çok daha absürt, bir çeşit Ulsterexit olan) “bağımsız Ulster” talep eden bazıları, göğüslerini gere gere Birlik bayrağını dalgalandırdı, kendilerine “davalarına sadık insanlar” denmesini istedi ve Birleşik Krallık hükümetini, İrlanda Cumhuriyeti’yle tüm bağlarını koparmaması halinde şiddete başvurmakla tehdit etti. Yüce ve büyük ölçüde İngiliz devlet okulu Westminster hükümeti, 1972’de doğrudan sömürge yönetimi dayattığında onlara alaycı bir yuh çekmeye hazır minicik bir azınlıktan oluşan Birleşik Krallık yurttaşlarına nasıl da hayranlık duyduğumu ara sıra hatırlıyorum. 

Böyle bir hayranlık lükstü zira gerçekte olup bitenler son derece korkutucuydu. Esasında 1970’lerde Ulster Protestanlığı içindeki siyasi yaşamın 3 ayrı katmanı vardı: İlkinde, daha sonra Meclis adını alacak, Kuzey İrlanda parlamentosunun milletvekilleri ve resmi Birlikçi siyasetçiler yer alıyordu. Bunlar, Kraliyet’e sadakatlerini bildiren, Katolik karşıtı ve Protestan küçük devletlerine destek veren anavatana hayranlık duyan ve Protestan paramiliter katillere “teessüf ederken” IRA’nın “terörist şiddeti”ni kınayan isimlerdi. Birlikçi Başbakan Brian Faulkner gibiler, Belfast’ın en az Manchester ya da Bristol kadar Britanyalı olduğunu - aslında bu doğru değildi zira Kuzey İrlanda, Birleşik Krallık’a bağlı bir bölge olsa da anayasaya göre hiçbir zaman Britanya’nın parçası olmamıştı - ve (çoğunluğu elbette Protestan) halkının İngiliz vatandaşlığını koruma hakkının bulunduğunu hatırlatmaya devam etti. 

Söz konusu siyasetçiler, bizim “ılımlı” diyebileceğimiz türden bir liderlik inşa etti. Üçüncü sınıf mezhepçi bakanların sakat bıraktığı Faulknercılar, Londra’yı ziyaret ettiklerinde sert, sağcı fakat nispeten duyarlı siyasetçiler olarak addedildi. Nihayetinde içlerinden bazıları Westminster’daki parlamentoda koltuk sahibi oldu. İrlanda Cumhuriyeti’yle cebren birleştirilmeleri yönündeki endişeleri mantık dışıydı. Gel gör ki bu korkular, Katolik (ya da Papalık) hegemonyasının yanı sıra, Protestanları Birleşik Krallık’tan çıkmaya mecbur bırakmak için Britanyalıların IRA’yla gizlice görüştüğüne dair dedikodularla sürekli körüklendi. Bir kere Dublin’deki hükümetin “gri gökyüzü”nünün altında yaşamaya başladılar mı, sahip oldukları tüm ayrıcalıklar ve mal varlıkları ellerinden kayıp gidebilirdi. 

 

 

Kıyaslamalar çok da motomot anlaşılmamalı ama Faulknercılar bugün hala hayatta olsaydı, Jacob Rees-Mogglar, Boris Johnsonlar ya da Michale Govelar – hatta belki Theresa Mayler – ile bir parça karşılaştırılabilirdi. Nasıl ki resmi Birlikçiler, eski Protestan düsturu “Teslim Olmak Yok” sözüne bel bağlamışsa, Brexit yanlısı Muhafazakar Partililer de “Brexit, Brexit Demektir” ya da “Ayrılık, Ayrılık Demektir” sloganlarını tekrarlayıp duracak. 1970’lerdeki Protestan siyasetçilerle günümüz Muhafazakar Partili Brexit yanlılarının buluştuğu ortak bir payda daha var: “İhanet” korkuları ve değişmez inançlarıyla, birinin “Kuzey İrlanda halkı”, diğerinin de “Britanya halkı” adına konuşması. 

Doğrusunu isterseniz, Kuzey İrlanda Meclisi’nin son derece gürültücü bir Birlik üyesi olan Jean Coulter adlı kadın, yasamanın Katoliklere sunduğu bazı sus paylarıyla yüzleşmek zorunda kaldı. Mecliste bir gün bağırmaya bile yeltenen Coulter, “Sayın Başkan, Sayın Başkan… Azınlıktan çok çoğunluk var” dedi. Bu, gelecekte herhangi bir Brexit destekçisinin referandum sonuçlarına atacağı türden bir çığlıktı. 

Faulknercıların daha alt seviyesinde Birlik – ya da Protestanlık – yanlısı daha karanlık destekçiler de vardı: Onlardan biri Ian Paisley’di, bir diğeri de Belfast’taki eski İçişleri Bakanı William Craig. Craig, Faulkner’a karşı Vanguard Partisi’ni kurdu. Faulkner’ın gözünde Craig, Belfast’taki yerel, Protestan ağırlıklı Stormont Parlamentosu’nu tasfiye etmeyi kabul eden ve İngilizlerin doğrudan yönetimi uğruna ülkesini “satan” bir vatan hainiydi. Sorun çıkaran bir tipti. Rakiplerine lanet okudu, daha fazla anayasacı siyasetçiye kötü davrandı, orta sınıftan gelmiş olmasına rağmen sıradan Protestanların dostu gibi görünmeye çalıştı. “Halk”ın çok fazla baskıya maruz kalması halinde neler yaşanabileceği konusunda uyarılarda bulundu. Dolaylı olarak sivil savaşı dillendirdi.

Craig, en az kendisi kadar orta sınıf Nigel Farage’dan farklı değildi. Tıpkı Farage’ın eski Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKIP) liderliğinin Muhafazakar Partililer üzerinde neredeyse korkutucu bir etki bırakması gibi 1970’lerde Craig’in Vanguard’ı ve Ian Paisley’nin Demokratik Birlik Partisi de Faulknercı  resmi Birlikçileri üzerinde aynı etkiyi bıraktı.

Aynı doğrultuda olanların kaderi her halükarda dağılmaktan geçiyor. Yani en azından şimdilik öyle. Zira Craig, - bazı üyelerinin Kuzey İrlanda’da en korkunç mezhep cinayetlerinden sorumlu olduğu daha sonra anlaşılan – on binlerce kahverengi üniformalı UDA üyelerinin meşum siyasi liderine dönüşürken, Paisley’se Protestan militanları yüreklendiren, Katolik karşıtı mezhepçi bir zorba oldu. Öte yandan Farage’ın da daha az gergin bir Brexitçi olan Tommy Robinson’ın da milisleri yok. 

Bununla beraber geçen hafta parlamento dışında milletvekillerini taciz eden Brexit destekçilerinin çığlık atışını ve Whitehall’da Birlik bayrağı sallayan kabadayıların gazetecileri itip kakışını gösteren görüntüleri izledim. Hayır, onlar faşist haydutlar değil fakat epey mutsuz insanlardı. Ortada bol miktarda Kuzey İrlanda hayaleti dolaşıyor: Protesto yürüyüşü düzenleyen Brexit yanlıları için yapılan “Cromwell’in ordusu gibi” tanımı ve Ulster Savunma Birliği’ni ismen de hiç aratmayan İngiliz Savunma Birliği’nin UDA’ya benzerliği mesela. 

UDA’nın Belfast’ta siyasetçilere yolladığı isimsiz ölüm tehdidi mektuplarıyla, bugünlerde Westminster’daki Brexit karşıtı milletvekillerini sosyal medyada hedef alan modern ölüm tehditleri arasında çok fazla ortak yön bulunuyor. Kuzey İrlanda’daki eşkıyaların, paralarının kaynağını hiçbir zaman ispat edemediğimiz üçkağıtçı mali hamileri bile vardı. 

Ne var ki benim şu an hatırladığım, şiddetin niteliği değil. UDA kadar IRA da siyasi liderleri öldürdü. Doğrusunu söylemek gerekirse 1990’da milletvekili Ian Gow’u öldüren IRA’ydı. Airey Neave’i de onlar öldürdü. Jo Cox – öldürülmesini, akıl hastası bir meczubun münferit işi olarak görmektense, kasıtlı işlenmiş, sağcı siyasi bir cinayet saymaya eğilimli olmama rağmen -  şimdiye kadar (referandum öncesi) Brexit kampanyasının önde gelen isimlerine yönelik tek suikast kurbanı sayıldı. Tarih tekerrür ederken taşlar yerine düzenli bir şekilde oturmuyor.

Ancak benim dikkatimi çeken; Muhafazakar Brexitçi tabakaların, Kuzey İrlanda’da eski Protestan hakimiyetinden arta kalan küflenmiş katmanlarla boy ölçüşmeye başlaması: En tepede tuzu kuru küçük İngilizler, korktukları ve keyiflerini kaçırmasını istemedikleri hiyerarşinin aşağılarında yer alan üçkağıtçı ve iltihaplı orta sınıf Brexit tayfası ve geçen hafta Londra’da gördüğümüz, - siyasi efendilerinden tek birinin bile kınamadığı - göçmen karşıtı haydutlar. Ne de olsa ilk 2 tabakada yer alan Brexit yanlılarının hiçbiri, katı Brexit destekçilerini kızdırmak istemiyor. 

 

 

Benimki yalnızca bir uyarı: Çok, çok üzgün ve ihanete uğramış bu insanlar – namı diğer “Britanya halkı” – yumuşak bir Brexit ya da bir Son Söz referandumunun vuku bulması halinde bunun önümüzdeki birkaç gün milletvekillerini endişelendirmeye yeteceğini hissedecek. İşte o zaman tüm gazeteleri, güvenlik hizmetlerinin Brexit ya da Brexitsizlik sonrası şiddet salgınına karşı nasıl da hazır olduğu haberleri süsleyecek. Bunlar, 1974’te Belfast haberlerinde gördüklerimizle neredeyse tamamen aynı. Tanrı beni korumuş ki o zamanlar o haberlerden bazılarını bizzat yazmış olabilirdim.

IRA’yı bile unutabildiğimiz 45 yıl önce biz Belfast’ta bu şekilde yaşardık. Anayasacı siyasetçiler – üzerine bindikleri kaplan onları mideye indirene kadar - durumu kontrol altında tutabildiler. Ulster, Birlikçi Protestanların can damarı olarak Britanya’dan çok daha önemliydi. Tıpkı Muhafazakar Parti’nin merkezinin – onlarca yıldır – Britanya’dan daha önemli olması gibi. 

 



 

Şimdi de – Theresa May’in rüşvet vermeye çalıştığı, bugünün aksine 1970’lerde Kuzey İrlanda halkının temsilcisi olmayan Ulster davasının bu süper sadık - Protestan kadın ve erkeklerinin soyundan gelenler, başbakanımızı ve onun şüpheci Brexit yanlısı dostlarını dişliyor.

Bu nasıl bir ironi, geçmişten alınacak nasıl bir ders ama!

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

https://www.independent.co.uk/voices

Independent Türkçe için çeviren: Elvide Demirkol

© The Independent

DAHA FAZLA HABER OKU