Mısır’ın işçi haklarına yönelik acımasız baskısı, iki aktörün akıbetinden çok daha derinlere uzanıyor

Olur da rejimin sendikaların gücünden duyduğu korkuyu hafife alan çıkarsa diye gelin öldürülen öğrenci Giulio Regeni’nin hikayesini bir hatırlayalım

Aktörler Amr Vakit ve Halid Ebu Neca, “ulusa ihanet” ve “Mısır'ın güvenliği ve istikrarına karşı komplocuların gündemine” hizmet etmekle suçlanarak meslekten ihraç edildi

Gülünç, komik ve hatta bir farsı* andırıyor. Söz konusu, tiyatro ya da TV için sahnelediğiniz bir oyun olsa bu her aktörün rüyası olurdu ne var ki üç başrol karakteri de oyuncuların ta kendisi. Mısır’da geçen ve her zamanki gibi başrollerde Ekselansları Feldmareşal Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi’nin yer aldığı teatral yapımın eski ve bilindik bir konusu var: İşçi sendikalarının gücü ve gerçek bir devrim korkusu.

Ancak biz şimdi, ifade özgürlüğünün, işçi haklarının ve hürriyetin “kıymetli”, “çok kutsal” ve “kalplerimize dokunan” birer değer olduğu Batı’da neredeyse görmezden gelinen en son oyundan başlayacağız. Mısır’ın önde gelen aktörlerinden Amr Vakit ve Halid Ebu Neca, bu hafta hükümet kontrolündeki Mısırlı Oyuncular Sendikası’ndan “ihanet” gerekçesiyle ihraç edildi. Aktörler, “ulusa ihanet” ve “Mısır'ın güvenliği ve istikrarına karşı komplocuların gündemine” hizmet etmekle suçlandı. Sendika Başkanı, AFP'ye yaptığı açıklamada, söz konusu 2 kişinin “Mısır’da bundan böyle oyunculuk yapmalarına izin verilmeyeceğini” belirtti.

 

 

 

5 yıl önce Dubai Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülünü alan Vakit, George Clooney’le 2005’teki Syriana filminde rol almıştı. İki oyuncunun yeni başrolleri ABD Kongresi’ndeki bir oturumu sahne haline getirip Mısır’da insan haklarının kötüye gidişini ve Sisi’nin 2034’e kadar iktidarını korumasına izin veren olağanüstü yasayı kınamaktı.

Birçok Mısır filminde yer alan Ebu Neca, halkının ya hapislere atıldığı ya da tutuklanma korkusuyla yaşadığı bir ülke tasviri çizdi. Vakit, Mısır’ın seçimle iş başına gelmiş ilk Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye karşı 2013’te askeri bir darbe sahneleyen Sisi’nin yönettiği rejimin, içinde kendi acı ironisini barındıran bir iddia olarak, hakikate “alerji” gösterdiğini söyledi. Onlarca yazar, sanatçı, gazeteci ve Mısırlı edebiyatçı gibi Vakit ve Ebu Neca da Sisi’yi iktidara taşıyan kanlı darbeyi ilk başta naifçe destekleyenler arasında yer alıyordu. Bu ay hükümete yönelik eleştiri yüzünden (Avrupa’da yaşadığı için elbette gıyabında verilen kararla) Mısır’da 8 yıl hapis cezası alan Vakit, sendikanın oyunculuk yapmasına getirdiği yasağın hemen hemen hiç önemli olmadığını belirtti. “Mısır’a geri dönsem zaten oyunculuk yapmaya fırsatım olmaz” diyen Vakit, kendisini ülkeye ayak basar basmaz hapse atacaklarını söyledi.

Şimdi oyunda daha vahim bir sahneye geçiyoruz: Sisi, Mısır tarihinde İngiliz sömürge güçlerine karşı olduğu kadar Nasır ve Sedat rejimlerine karşı da mücadele veren, ayrıca Hüsnü Mübarek diktatörlüğünü ortadan kaldıran devrimde, oynadığı kuvvetli rol trajik bir şekilde göz ardı edilen, geleneksel, güçlü işçi sendikaları hareketi içindeki tüm muhalifleri eziyor.

Bundan yalnızca bir yıl önce Mısırlı yetkililer, bağımsız sendikaları 12 yıldır ilk kez yapılan federasyon seçimlerinin dışında bıraktı. Af Örgütü, Mısır hükümetini, “işçilerin ve sendikacıların gözünü korkutmak ve örgütlenme ya da greve gitme nedeniyle cezalandırmak için kampanya yürütmekle” suçladı.

Hayalperestler, Mısır’ın bağımsızlık mücadelesini, İngiltere, Rusya ve daha sonra da ABD’nin finanse ettiği zincirleme diktatörlükler altında zulümle geçen yılların ardından milliyetçi ve aynı zamanda demokrasi, özgür seçimler ve itibar isteyen sömürge karşıtı bir halkın özgürlük adına verdiği savaş olarak resmetmekten hoşlanır. Ne var ki bunlar bir dereceye kadar doğru. Zira ortada, dini bir mücadele (yani Mübarek’in devrilmesinin ardından kısa bir ara fasıl olarak kalan Mursi dönemi) ile ondan bile daha az üzerinde durulan, işçilerin özgürlük ve geçinilebilir ücret talepleri için sergilediği mücadele vardı.

Kahire’nin kuzeyinde Nil Deltası’nda yer alan Mısır’ın en büyük pamuk endüstrisi genellikle unutulan bu devrimin merkeziydi. Burası, işçilerin büyük bir endüstriyel gücünün bulunduğu bir ihracat üssüydü. Tabii eğer bunu ortaya koymalarına müsaade edilirse. İngiliz idaresindeyken grev yapan işçiler, Mübarek yönetimine karşı da başarılı ayaklanmalarda bulundu. İçlerinde en önemlisi 2006’da yaşandı. Mısır’ın büyük sanayi şehri Mahalla’da rejime karşı isyanda erkeklere öncülük eden kadın pamuk işçileri, kırsal kesimden on binlerce çalışanı şehir merkezine getirmek için sosyal medyayı kullandı. Öyle ki Mahalla’nın Tahrir Meydanı da denen bu yerde, polisin göz yaşartıcı gaz saldırısı altında çadırdan kamplar kurdular.

Yalnızca Mısır hükümetine karşı İslamcı muhalefetle ilgilenen biz gazetecilerin çoğu, bu insanlar gün gelip Mübarek’in devrilmesini istediğinde genelde yaptığımız gibi görmezden geldik. Ama dönemin diktatörlüğü bunu ciddiye aldı: Mahalla sakinlerinin ücretleri kısa sürede yükseldi, şartları iyileştirildi, yeni işçi kantinleri açıldı ve çalışma saatleri kısaltıldı. Dahası, biz gazeteciler bunlar yaşandığı sırada durumu idrak edememişken, Mahalla’nın pamuk işçileri, isyanın gerçek başlangıcı olan Ocak 2011’de Kahire’nin çok daha büyük Tahrir Meydanı’na ilk ulaşan sanayi toplulukları arasındaydı.

Devrim sonrası sahneye çıkan Mısır ordusu, açıkgözlü davranarak, işçi sınıfındaki dayanışmanın İslam birliği kadar tehlikeli olabileceğini fark etti. Sisi’nin şimdiki suçlamalarına rağmen o zaman “terörist” kuruluş sayılmayan Müslüman Kardeşler, zayıf bir yönetime sahip, siyasi açıdan teşkilatlanmamış ve içeriden de bölünmüş haldeydi. Şimdilerde hükümetin maşası resmi sendika hareketinin dışına atılan Mısırlı işçilerin bağımsız sendikaları o zamanlar epey farklı bir varlıktı. Aynısı tam da onlar gibi Mısır halkının çocuklarından oluşan ve 2011 devrimi sonrasına “rehberlik” edeceğine güvenilen askerler için de geçerliydi.

Bu durum, Mısır Yüksek İdare Mahkemesi’nin grev hakkının, “İslami öğretilere ve İslam şeriatının amaçlarına aykırı olduğuna” dair resmi kararıyla birlikte her zamankinden daha fazla gerçeklik kazandı. Söz konusu karar, Sisi’nin Cibali el-Maragi’yle birlikte katıldığı İşçi Bayramı kutlamalarından sadece bir gün sonra alındı. Rejime bağlı Mısır İşçi Sendikaları Federasyonu’nun başkanlığını yapan Maragi, geçen yıl sözde cumhurbaşkanlığı seçiminde “oyların” yüzde 97,08’ini alacak Sisi’yi “Mısır’ın kurtarıcısı” ve kahramanı olarak tanımlamıştı.

 

 

İşçi kitlelerinin ıskalamış olması ihtimaline karşı söylüyorum; “sendikacı” Maragi, Sisi’nin bile epey utanç verici gördüğü bir iddiada bulunarak, Sisi’nin Mısır’a iade-i itibar kazandırdığını söyledi. “Bu doğru değil” diyen Sisi’yse, Mısır’ı milyonlarca insanın kurtardığı konusunda ısrar etti. Fakat öte yandan Maragi, kendi sendikasındaki Mısırlı işçilerden aldığı, 2. maddesi grevi reddettiklerini ve “hükümetle ve işyeri sahipleriyle diyalog” kurmayı taahhüt ettiklerini içeren ve sendikaya bağlılıklarını bildiren “namus sözü” belgesini Sisi’ye teslim etti.

İnsanı daha çok şaşırtansa, Maragi’nin bir gazeteye verdiği röportajda sarf ettiği, “Görevimiz, Cumhurbaşkanımızın işçilerle yaptığı görüşmede gündeme getirdiği tüm talepleri yerine getirmek, üretimi artırmak ve terörle mücadele etmek” sözleri oldu. İşte o tarihten sonra bağımsız sendikaların yürüttüğü tüm müzakereler sona erdi; işçi temsilcileri ya cezaevine gönderildi ya da tutuklanmakla tehdit edildi.

Aramızda rejimin sendikaların gücüne dair yaşadığı korkuyu hafife alanlar varsa, 2016'da Sisi'yi ürküten o bağımsız sendikaları inceleyen 28 yaşındaki İtalyan öğrenci Giulio Regeni’nin başına gelenleri bir hatırlayalım. Regeni ölümünden birkaç hafta önce şöyle yazmıştı:

“(Mısırlı) sendikaların olağanüstü hale ve yönetimin - ‘terörle savaş’la meşrulaştırdığı - istikrar ve toplum düzeni tezine karşı gösterdiği duruş, rejimin kendi varlığını ve sivil toplum üzerindeki baskısını haklı çıkarmak için başvurduğu temel söylemin cesurca sorguladığını gösteriyor.”

Mahalla’nın yanı sıra diğer Nil Deltası şehirleri ve Kahire’de de bazı sendika temsilcileriyle görüşmeler yapan öğrencinin cesedi, Kahire’nin bir banliyösünde çevre yolu yakınlarında bulundu: Ölümüne yol açan işkenceler sırasında yüzü ve bedeni korkunç şekilde bozulmuş haldeydi. Katil çeteler ve “şeytani insanlar” gibi zırvaları geveleyip duran Sisi’nin polisleri, talihsiz Regeni’nin “aşk cinayetine” kurban gittiğini bile ileri sürdü. Ancak öyle olmamıştı. İtalyan hükümeti, cinayetin arkasında rejime bağlı devlet güvenliği polisinin olduğu sonucuna vardı. Zira Regeni’nin – Cambridge Üniversitesi tezi bağlamında yeterince masum – araştırmaları onu, rejiminden sonra derece korkan işçi topluluklarını yöneten adamlara çok yaklaştırmıştı.

Doğrusunu söylemek gerekirse bu adamlarla görüştü de: Hatta Regeni’nin kendilerine soru sormasını kabul edip çekimleri için yardım eden bazıları, karşılığında sendiklarına yabancıların desteğini bile istedi. Nihayetinde polis Regeni’yi tutukladı ve onu bir daha gören olmadı.  

 

 

İngiliz Dışişleri Bakanlığı, ülke içinde protesto için toplanan 10 bin imzanın kendilerine ulaşmasının ardından cinayetle ilgili sadece yakınma zahmetine girdi. Bizlerin – bugün – şu ana kadar tek bildiğiyse, İngiliz hükümetlerine ne kadar imza gönderildiği. Oysa ki İtalyan hükümetinde öfke patlaması yaşandı. Regeni’nin annesi, oğlunun ölüm sonrası çekilen fotoğraflarını yayımlayamazdı çünkü gencin yaraları son derece korkunçtu. Aralarında İngiltere’ninkinin de yer aldığı Kahire’deki Batılı büyükelçilikler, Regeni’ye işkence yapıp öldüren üst düzey polis memurunun adının kendilerine verilmesine rağmen hiçbir şey yapmadı. 

Demek ki bu hafta Mısırlı 2 aktör meselesinde yaşanan küçük çaplı velvelenin tarihsel ve öldürücü kökenleri, düşündüğümüzden çok daha derin bir karanlığa uzanıyor. Tarihin içlerine yayılan bu kökler, bugün Mısır’ın mevcut hükümet otoritesini saran kabuğun altında varlığını sürdürüyor. Mısır Oyuncular Sendikası’nın yaptığına maskaralık diyebiliriz ancak işçilerin gücü Ortadoğu rejimleri için hala kadim bir tehlike.

Gün gelecek Regeni’nin izinden gidenler, gencin yarım kalan doktorasını tamamlayacak ve 2011 Arap uyanışı üzerine kendi tezlerini yazacak. Muhtemelen ortaya, 8 yıl önce Tahrir Meydanı’nda yazdığımızdan farklı bir hikaye çıkacak. Ancak o gün gelene kadar, Vakit ve Ebu Neca beyler yurt dışında kalırlarsa gerçekten de iyi ederler.

 

*Fars: olayların örgüsü daha çok halk zevkini okşayan, basit hareketli komedi türü.

**Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.  

https://www.independent.co.uk/voices

Independent Türkçe için çeviren: Elvide Demirkol

© The Independent

DAHA FAZLA HABER OKU