“Gülümseyen depresyon” kavramını bırakalım lütfen!

Bu kavram, depresyonun farklı yüzleri ve nüansları olduğunu görmemizi engelliyor ve zihinsel hastalıkların kendini yalnızca şiddetli biçimlerde göstereceği algısını güçlendiriyor

"Gülümseyen depresyon" terimi ciddi ruhsal bozuklukların teşhisini zorlaştıran bir işlev görebiliyor.

Oradaydılar. Depresyonun tüm belirtileri gözümün önünde duruyordu. “Gülümseyen depresyon” denen o nahoş kavramın verdiği his yüzünden, bunların farkında değildim.

Yapılan yeni araştırmalar, depresyondan muzdarip insanların yüzde 40’ının dışarıdan mutlu ve neşeli görünse de aslında mutsuz ve umutsuz olduğunu gösteriyor. “Gülümseyen depresyon” denilen bu depresif duruma dair yapılan Google aramalarının da bu yıl çarpıcı biçimde arttığı görülüyor.

Z kuşağının üçte biri, akıl sağlığını kötü etkilediği için sosyal medyayı temelli bırakıyor. Çünkü sosyal medya, kullanıcılara “mükemmel yaşamlarını” sergilemeleri gerektiğini hatırlatıyor ve bu durum kullanıcılar üzerinde büyük bir baskı yaratıyor. Bu açıdan, akıl sağlığımıza en büyük zararı veren sosyal medya platformu da büyük ihtimalle Instagram.

Psikolojik hastalıkları gizleme çabası, 10 yıl önce çok daha baskın olsa da yeni bir şey değil. Asırlık bir başa çıkma yöntemi olan bu durum, bin yıldır süren bir “damgalanma korkusunun” ürünü: “gülümseyen depresyon”u körükleyen bir korkunun…

Bu kavram, depresyonun farklı yüzleri ve nüansları olduğunu görmemizi engelliyor. Aynı zamanda zihinsel hastalıkların kendini yalnızca şiddetli biçimlerde göstereceği algısını güçlendiriyor. Zihinsel hastalıklarla ilgili düşüncelerimizi, başını ellerinin arasına almış, acı çeken insan fotoğraflarına ya da histerik biçimde gülen yüzlere indirgeme riskini taşıyor.

Eleştirmenler, “gülümseyen depresyon” teriminin, depresyonun karmaşık doğasını özetlediğini iddia edebilir. Ancak bizler kavram seçmek konusunda ne yazık ki yeterince duyarlı ve dikkatli değiliz.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Piers Morgan’ın düşüncesizce, “akıl sağlığı” kavramını “akıl gücü” ile değiştirmek gerektiğini söylemesi ve akıl hastalıklarını, güçsüzlükle özdeşleştirmesi gibi, “gülümseyen depresyon” terimi de gülümsemeyi ve rol yapmayı, depresyonla birleştiriyor.

“Gülümseme” mutlulukla özdeşleştirilen ve karşısına üzüntünün yerleştirildiği bir kavram. Oysa üzgün olmak ve depresyonda olmak bütünüyle farklı şeyler.

“Gülümseyen depresyon” insanların hala depresyona inanmadığı düşüncesiyle bireyleri bir kategoriye sokuyor. Biz de bu noktada kendimizi karanlık sularda yüzerken buluyoruz.

Öte yandan, “gülümseyen depresyon” kavramı, psikologlar tarafından da tercih edilmiyor ve ona en yakın anlama gelen “atipik depresyon” kavramı kullanılıyor.

“Atipik depresyonun” kadınlarda, erkeklere göre iki kat daha yaygın olduğu biliniyor. Ayrıca yanıltıcı ismine rağmen atipik depresyon, melankolik depresyondan daha kronik ve genellikle daha erken yaşlarda başlayan bir hastalık.

Onu “atipik” yapan şey ise bu tür depresyondan etkilenen insanların, olumlu şeyler yaşadıklarında duygu durumlarında iyileşme gözlemlenebilmesi. Çünkü melankolik formdaki insanlar, duygu durumlarındaki iyileşmelere pek de yatkın değil.

“Atipik depresyon”un diğer belirtileri arasında, iştah artışı, kilo alma, uykusuzluk ya da çok uyuma, sürekli uyuma isteği ve reddedilme korkusu sayılabilir. Mayo Clinic’e göre, bu durumun ana nedenlerinden bazıları, beyindeki temel farklılıklar ve kalıtsal karakter özellikleri.

Depresyondaki insanlar, genellikle çok halsiz hisseder, sabahları yataktan çıkmakta zorlanır ve çoğu zaman intihar düşüncesiyle hareket edecek gücü kendilerinde bulamaz.

Ancak, kişinin kendi başına kaldığı durumlar haricinde, atipik depresyondaki insanların enerji seviyeleri genellikle etkilenmez. Bu da onların intihar düşüncesiyle karşı karşıya kalma riskini arttırır. Çünkü bu insanlar, planladıkları şeyleri hayata geçirmek için daha fazla enerjiye ve motivasyona sahiptir.

“Gülümseyen depresyon” kavramı kulağa esas depresyonu teğet geçen, daha hafif ve makul bir türmüş gibi gelse de, depresyonun kasvetli doğasından uzak olmak, sessizlik ve utanç duygusu için bir üreme alanı yaratır ve bireyleri intihar karşısında daha savunmasız hale getirir.

Bu nedenle, konunun odak noktasını “gülümsetmeye çalışmak” beyhude bir çaba. Çünkü gülümsemek, depresyondaki pek çok insan için kendisini kandırma amacına hizmet eder. Mesela ben, akıl sağlığım için verdiğim mücadeleden arkadaşlarıma ilk söz ettiğimde, “Ama çok mutlusun!”, “Asla tahmin edemezdim!” gibi tepkiler almıştım. Onların hayrete düşmesi, girdiğim “hileli depresyonu” daha da kötü hale getirmişti. Oysa depresyonun anlaşılmasını zorlaştıran şey, tam da buydu.

Bunun yerine, depresyonu tetikleyebilecek olaylara ve huzursuzluk, reddedilme korkusu, aşırı tepki verme gibi diğer semptomlara odaklanmalıyız.

Kişisel deneyimlerden söz edecek olursak, Ulusal Sağlık Sistemi’nden Bilişsel Davranış Terapisi (BDT) almak, kendi akıl sağlığıma bakışımı değiştirdi.

Terapiye başlamadan önce, arkadaşlarımla hislerimi paylaşmak, olumsuz düşüncelerimi onların sırtına yüklemek istemezdim. “Nasılsın?” sorusunu savuşturmakta ve konuyu arkadaşlarımın kendi hayatlarına getirmekte ustalaşmıştım. Böylece aktif bir dinleyici olur ve benimle ilgili sorulardan kurtulurdum.

Bunların yanı sıra, şükretmem gereken pek çok şeyim olduğu için mahcup hissederdim. Sevgi dolu bir ailem, arkadaşlarım ve sevgilim vardı; ekonomik durumum da iyiydi. Ama üzerimde dolaşan kara bulutları bir türlü dağıtamıyordum.

Ayrıca, akıl sağlığımla ilgili yaşadığım problemler için mantıklı nedenler uydurmaya başlamıştım. Onlar yokmuş gibi davranırsam, sonunda gerçekten de yok olacaklarını düşünüyordum. Fakat 10 yıldan uzun bir süre boyunca sessizce acı çektikten sonra, dibe vurdum ve onlarla tek başıma mücadele edemeyeceğimi anladım.

Sonunda, depresyondan kurtulamasam bile, onu nasıl yöneteceğimi öğrenmek paha biçilmez bir şeydi. Böylece, daha önceki sağlıksız düşünce kalıplarımın farkına vardım. Şimdi ise kötü hissettiğimde başvurabileceğim çeşitli savunma mekanizmalarım var. En önemlisi de terapi; geçiştirmeler ve zoraki gülümsemelerle kurtulamayacağım birinin, yani terapistimin önünde depresyonla yüzleşmemi sağladı.

Oysa, yardım aramaya başladığımda ve BDT seansı almam önerildiğinde, uygulamalı bir yaklaşımın bana iyi gelmeyeceğini düşünerek reddetmiştim. Fakat daha sonra böyle bir yaklaşımın benim için danışmanlıktan daha uygun olduğunu anladım.

BDT tabii ki her insan için en uygun yöntem değil. Çünkü “herkesi iyi eden tek bir tedavi” düşüncesi, erişimi gitgide zorlaşan diğer terapilere daha iyi yanıt verecek bireyler için sorun yaratır.

Benzer şekilde, tedaviye erişebilmek de o kadar basit değil. Ciddi rahatsızlıkları olan hastalar, Ulusal Sağlık Sistemi’nden tedavi görebilmek için tam 2 yıl bekliyor. 

Uzun lafın kısası, akıl sağlığının bireysel değil, toplumsal bir mesele olduğunu kabul etmek için hem hükümet hem de medya desteğine ihtiyacımız var. Çünkü akıl sağlığıyla ilgili, hepimizin üzerinde derinleşen bir kriz mevcut. Bu krizi yönetmek; Ulusal Sağlık Sistemi’nin eski moda uygulamaları, yetersiz kadrosu ve finansal desteği ile çok zor görünüyor. Kaynaklara duyduğumuz açlık ise hala yatışmadı.

Bunun yanı sıra, zihinsel hastalıkların farklı nüanslarını tanımak yerine, “başını ellerinin arasına alarak çıldıran insan” fotoğraflarının medyada kullanılması da bize bu krizi yönetmek konusunda yardım edemez. İnsanlar, moralleri bozulduğunda sessizce acı çekmeye ve uzun süre beklemeye devam ederken, akıl sağlığı hakkında tartışabileceğimiz ve önyargıları yenebileceğimiz, herkese açık alanlar yaratmalıyız. Asırlık görüşleri ve önyargıları yıkmaya ancak bu şekilde başlayabiliriz.

 

* Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

https://www.independent.co.uk/voices

Independent Türkçe için çeviren: Çağla Üren

© The Independent

DAHA FAZLA HABER OKU